Mete Han
Asya Hun birliği ve onluk teşkilat kuruluyor.
Bozkırdan geldi, öldü, geriye efsanesi kaldı. Ve Batı Roma’yı — herkesin sandığının aksine — o yıkmadı.
Bu sayfada Atilla’yı bir korku hikâyesi olarak değil, bir devlet olarak okuyacaksın: nasıl kurulduğu, neyle işlediği ve neden sahibiyle birlikte durduğu. Kaynaklar çelişince hangisinin doğru olduğunu sana söylemeyeceğiz — ikisini yan yana koyup kararı sana bırakacağız. Kural: sıfat değil, sayı.
Doğu Roma’dan bir elçilik heyeti Tuna’nın kuzeyine geliyor. Heyetin kâtibi Panionlu Priskos — ve bugün Atilla hakkında elimizdeki tek görgü tanığı o. Akşam ziyafete çağrılıyorlar. Priskos gördüğü her şeyi yazıyor, çünkü işi bu.
Priskos giysisini de yazıyor: sade ve temiz, süs yok. Kılıcının kabzasında, ayakkabısının bağında, atının koşumunda altın ya da taş yok — oysa çevresindeki beyler altınla ve mücevherle donanmıştı.
Bu bir yoksulluk sahnesi değil. Sofrayı kuran da, kuralı koyan da o. Avrupa’nın en büyük altın akışını yöneten adam, masasında tek süssüz kişi olmayı SEÇİYOR.
Ve bu adama "barbar" diyen kayıt, aynı sayfada onun sofrasındaki gümüşü, elçilik protokolünü ve iki dilde yazan kâtiplerini anlatıyor.
Tarihsel not · Priskos’un eseri kayıp. Elimizdeki bu sahne, başkalarının onun metninden yaptığı alıntılardan geliyor — yani Atilla’yı üç kat cam ardından görüyoruz. Bu makale boyunca hangi camdan baktığımızı sana söyleyeceğiz.
Atilla’yı anlatan çoğu metin 434’te başlar: tahta çıkıyor, Avrupa titriyor. Bu, hikâyenin ortasından başlamaktır. Çünkü 434’te devraldığı şey bir çadır ve bir kılıç değildi — işleyen bir devletti.
Eksen gerçek yıllara göre çizili: soldaki tek nokta ile sağdaki küme arasında beş yüz yıldan fazla var. Bir noktaya dokun.
Soldaki tek nokta Mete Han: Asya Hun birliğinin kurulduğu yıl. Sağdaki küme ise Atilla’dan hemen önceki üç kuşak. Aradaki boşluk bir bilgi eksikliği değil — geleneğin ne kadar eski olduğunun ölçüsü.
Ve bu zincirin arkasında çok daha eski bir şey var: MÖ 209’da Mete Han’ın kurduğu teşkilat. Orduyu onluk birimlere bölen, tebaa boyları tek bir siyasî çatı altında toplayan o kalıp, altı yüzyıl sonra Tuna boyunda hâlâ çalışıyordu.

Bu soru uzun süre yalnız filolojiyle tartışıldı: ~313 tarihli Sogd Mektupları Luoyang’ı basanlara Sogdca «xwn» diyor ve bu, iki ad arasındaki en güçlü köprü. 2025’te 370 antik genomluk bir çalışma tartışmaya kemik ekledi: Karpat Havzası’ndaki bazı elit gömülerle Asya Hun elitleri arasında doğrudan soy bağı bulundu. Aynı çalışma ikinci bir şey daha söylüyor ve o da önemli: nüfusun tamamı için kitlesel bir göç yok — çeşitlilik yüksek. İkisi birlikte okununca çıkan tablo şu: soyu bozkırdan gelen bir hanedan, çok halklı bir federasyonun başında.
Bir halk yerinden olunca komşusunu iter, o da kendi komşusunu. Zincirin sonu Roma sınırı.
Dikkat: bu zincirin tamamı Atilla doğmadan önce başladı. Avrupa’nın haritasını yeniden çizen göç onun eseri değil — o, bu göçün yarattığı dünyayı devraldı.
Hunlar Avrupa’ya girdiğinde önlerinde boş bir kıta yoktu. Önce bir halkı ittiler — ve o halk, Roma’nın yüzyıllardır yenemediği halktı.
Tuna’yı geçen Gotlar Doğu Roma ordusunun karşısına çıkıyor. Ordu bozguna uğruyor ve İmparator Valens muharebe alanında ölüyor — cesedi hiç bulunamıyor.
Ammianus Marcellinus bunu Cannae’den beri yaşanan en büyük felaket sayar. Roma bir imparatorunu son kez bir muharebede böyle kaybetmişti.
Alarik’in Vizigotları şehre giriyor ve üç gün yağmalıyor.
Roma’nın yabancı bir düşmanın eline geçmesi yaklaşık sekiz yüz yıldır olmamıştı. Aziz Hieronymus’un tepkisi kısa: bütün dünyayı alan şehir, kendisi alındı.
Yani Hunların ittiği halk, Roma’yı iki kez sarsan halktı. Bu, basınç zincirinin neden bu kadar sert çarptığını açıklıyor: itilenler zaten Roma’nın baş edemediği taraftı.
Ve 451’de, Catalaunum’da, Gotlar iki tarafta birden savaştı: Vizigotlar kralları I. Theodoric’in komutasında ROMA’nın yanında, Ostrogotlar ise ATİLLA’nın. Roma’yı kırk bir yıl önce yağmalayan halkın torunları, şimdi Roma’yı kurtaran ordunun içindeydi — ve karşılarında kendi akrabaları vardı. “Barbar” kelimesinin neden bir tanım değil bir kulak olduğunu gösteren en temiz örnek bu.
Gotların adı, onlarla hiç ilgisi olmayan bir yere de yapıştı. Rönesans İtalyanları kuzeyin ortaçağ mimarisini beğenmeyince ona “Got işi” dedi — kastettikleri kabaca “barbar işi”ydi. Üslup 1140’larda Fransa’da doğmuştu ve Gotlarla hiçbir bağı yoktu. Ama ad tuttu, hakaret unutuldu: bugün ona hâlâ Gotik diyoruz. Adların nereden geldiği ve neyi ele verdiği sanat akımları dosyasının da konusu: “Barok” çarpık inci demek, “İzlenimcilik” bir eleştirmenin alayıydı.
Atilla 434’te bu dünyanın içine doğdu ve onu devraldı. Sonraki yirmi yıl, bir adamın kurduğu düzenin değil, hazır bulduğu basıncı nasıl kullandığının hikâyesidir.
Roma kaynakları Atilla için «kral» anlamına gelen kelimeleri kullanır, çünkü ellerinde başka kelime yok. Ama oturduğu koltuk bir Roma tahtı değil. Kendi mantığı, kendi meşruiyet kaynağı ve kendi arıza noktaları olan bir yapı — ve o yapıyı bilmeden Atilla’nın yaptıklarının çoğu keyfî görünür.
Yetki yukarıdan iner, rıza aşağıdan çıkar. Bir düğüme dokun — ya da kutu kaldırıp ne olduğunu gör.
Yönetme yetkisi Gök’ten (Tanrı’dan) verilir. Kut soyla taşınır ama garanti değildir: başarısız olan kağanın kutunun kalktığına hükmedilir. Yani yetki hem kutsaldır hem sınanabilir.

Şemadaki en önemli kutu İkili teşkilat. Onu şimdi aklında tut: Perde 4’te Atilla’nın kardeşiyle olan meselesi, bu kutunun içinden çıkacak.
Bu halk hakkında yazılmış metinlerin çoğunda tek bir kelime bütün açıklamanın yerine geçer. O kelimeyi kullanmayacağız — ama nereden geldiğini ve neyi gizlediğini göstereceğiz. Çünkü onu çürüten kanıtların hepsi, tuhaf biçimde, kelimeyi kullanan tarafın kendi arşivinde duruyor.
Aşağıdaki maddelerin hepsi Roma kaynaklıdır. Yani bu tabloyu çizen, o halkı “barbar” diye adlandıran tarafın kendi kalemidir.
Atilla’nın maiyetinde Latince ve Yunanca yazan kâtipler vardı. Bunlardan biri Pannonialı Orestes’tir — adını aklınızda tutun, makalenin sonunda geri gelecek.
Kaynak · Priskos
"Barbar" Yunanca bir kelimedir ve aslen "Yunanca bilmeyen" demektir — anlaşılmayan konuşmanın kulağa "bar-bar" gelmesinden. Bir halkın niteliğini değil, dinleyenin nerede durduğunu anlatır.
Bir düzene "barbar" diyebilmek için ondan kaçan Romalıyı da açıklamanız gerekir.
Dünyanın en çok bilinen adlarından biri ve kökeni tartışmalı. Sebebi basit ve rahatsız edici: Hun dilinden elimizde üç kelime var. Üçü de yabancı kaynakların içine düşmüş tek tük kelimeler ve etimolojileri bile çekişmeli. Yani adın hangi dilden geldiğini, o dili tanımadan tartışıyoruz.
Üç okuma var: biri Germen, ikisi Türk. Hangisinin doğru olduğunu söylemiyoruz — üçünü de yan yana koyuyoruz.
Bu okuma yaygındır. Dikkat çeken yanı şu: eğer doğruysa, dünyanın en çok bilinen adlarından biri onun kendi dilinde değil, TEBAASININ dilinde verilmiş bir unvandır.
Flagellum Dei — "Tanrı’nın Kırbacı" — Atilla’nın çağdaşı hiçbir kaynakta ona verilen bir ad değildir. Sonraki yüzyılların Hristiyan yorumudur: felaketi günahın cezası olarak okuyan bir çerçeve. Yani bu ad Atilla hakkında değil, ona bakanın teolojisi hakkında bilgi verir.
Dikkat çeken şey şu: germen okuması ile türk okuması farklı köklerden yola çıkıyor ama benzer bir anlam alanında buluşuyor. Adın hangi dilden geldiği belirsiz; ne söylediği konusunda kaynaklar şaşırtıcı biçimde yakın.
434’te Rua ölüyor. Yerine Atilla ve kardeşi Bleda BİRLİKTE geçiyor. Bu ikili teşkilatın olağan işleyişidir: iki kanat, iki kağan.
445’te Bleda ölüyor ve Atilla tek başına kalıyor.
Buradaki asıl mesele bir kardeş kavgası hikâyesi değil. İkili kağanlık geniş coğrafyayı yönetmenin çözümüdür ama bir maliyeti vardır: iki meşru hükümdar demek, iki meşru veraset hattı demektir. Bu çatlak bozkır devletlerinde tekrar tekrar açılır — Göktürk’te de, sonra Osmanlı’da veraset meselesi olarak da.
Yani Bleda’nın ölümü kişisel bir öfke anı olarak da okunabilir, bir devlet yapısının bilinen kırılma noktası olarak da. Kaynaklar bu ikisi arasında bize seçme şansı bırakmıyor — çünkü tek bir kaynak konuşuyor.
Atilla kardeşini öldürttü mü?
Getica doğrudan söyler: Bleda kardeşinin tuzağıyla öldü. Tek açık suçlama budur. Ama Jordanes olayı görmedi, kayıp bir metinden özetliyor ve Hun hanedanına sempatiyle bakmıyor.
Üç sütun da aynı boşluğu gösteriyor: olayı gören kimse yazmadı. Elimizdeki en kesin cümle, olaydan yüz yıl sonra ve karşı taraftan geliyor.
Bu sayfayı açtığında dönen kılıcı gördün. Viyana’da da bu adla sergilenen bir kılıç var — üç ölçütü aç ve kendin karar ver.
Jordanes’in aktardığına göre bir çoban, otlakta yaralı bir düvenin izini sürerken toprakta bir kılıç bulur ve kağana getirir. Atilla onu Savaş Tanrısı’nın kılıcı ilan eder.
Bozkır siyasetinde bu hamlenin adı vardır: kut, görünür bir nesneye bağlanır. Gök’ten gelen yetki artık elle tutulur, gösterilebilir, önünde yemin edilebilir bir şeydir. Hükümdarlık iddiası soyut olmaktan çıkıp maddeleşir.

Şimdi devletin nasıl beslendiğine geliyoruz. Atilla’nın Roma’yla ilişkisi bir yağma ilişkisi değil, bir ödeme planıdır: tutarı pazarlıkla belirlenen, gecikince birikmiş borç olarak hesaplanan, metne bağlanan bir akış.

Yılları gez. Sütun büyüdükçe Doğu Roma’nın bütçesinden çıkan altın da büyüyor.
Rua döneminde bağlanan yıllık ödeme.
Çünkü hedef şehir değil, AKIŞ. Konstantinopolis alınırsa bir kerelik ganimet olur; ayakta kalırsa her yıl ödeme yapar. Yıkmamak, yıkmaktan kârlıdır.
Ve bu, Atilla’nın en çok yanlış anlaşılan tarafını açıklıyor: neden Konstantinopolis’i almadı? Cevabı 447’de, surların önünde duruyor.
447’de şehri bir deprem vuruyor. Surun uzun bölümleri ve 57 kule çöküyor — Konstantinopolis, tarihinin en savunmasız anına, Hun ordusunun Trakya’da olduğu yılda giriyor. Sonra duvar 60 günde yeniden örülüyor; onarımda hipodromun birbirine düşman iki fraksiyonu birlikte omuz veriyor. Atilla surların önüne geldiğinde karşısında yıkıntı değil, yeni bir duvar buluyor.
Kaynaklar günde anlaşamıyor: 26 Ocak, 6 Kasım, 8 Kasım ve 8 Aralık tarihlerinin hepsi öne sürülmüştür. Yıkımın büyüklüğünde ise ayrılık yok — 57 kule ve surun uzun bölümleri çöktü.

Katmanlara dokun. Saldıran taraf soldan geliyor — dördünü de geçmesi gerekiyor.
Asıl duvar: kalın, yüksek ve kuleli. Kuşatmanın kırılması gereken hat.
Onarıma hipodrom faktiyonları — birbirinin amansız rakibi Maviler ve Yeşiller — insan gücüyle katıldı. Onarımda yalnız yıkılan yer örülmedi; dış sur ve hendek hattı da güçlendirildi.
İşi anlatan kitabe hâlâ okunabiliyor ve övündüğü şey duvarın kalınlığı değil, SÜRE: iki aydan kısa.
Atilla surların önüne geldi ve şehre yüklenmedi. Bu bir başarısızlık değil, bir hesap: kuşatma pahalıdır, uzundur ve akan haracı durdurur.
Bu duvar tam bin yıl sonra aynı soruyla bir kez daha karşılaşacak. 453’te Atilla ölür; 1453’te şehir düşer. İlkinde duvar kazandı.
O ikinci sınavı ayrıntısıyla anlatan ayrı bir makale var: Fatih Sultan Mehmed — aynı duvar, bu kez düşüyor.
Iusta Grata Honoria — Batı Roma İmparatoru III. Valentinianus’un ablası. Hikâyenin bundan sonrası, bir kadının kendi hayatı üzerindeki kontrolünü geri alma girişiminin bir kıta ölçeğinde nasıl okunduğuyla ilgili.

Bir seçim yap. Sonra gerçekte ne olduğunu ve okurların nerede durduğunu gör.
Honoria istemediği bir evliliğe zorlanıyor ve yüzüğünü Atilla’ya yolluyor — yardım isteyerek. Atilla bunu nişan sayıyor ve çeyiz olarak Batı Roma’nın yarısını istiyor.
451’de Galya’da karşılaşan iki ordunun komutanları birbirine yabancı değildi. Roma tarafında Flavius Aetius vardı — Batı Roma’nın başkomutanı (magister militum).
Gençliğinde Hunların yanında rehin olarak yaşadı. Onların dilini, ordusunu ve iç siyasetini içeriden öğrendi. Sonra kendi iç savaşlarında Hun süvarisini KİRALADI ve bu sayede Roma’da yükseldi. Yani karşı karşıya gelen iki adam, yıllar önce aynı otağın içinde bulunmuştu: biri kağanın yeğeni, öteki Roma’nın oraya gönderdiği rehin. Aetius Hunca konuşabiliyor, onların savaş düzenini biliyor ve kimin kime bağlı olduğunu tanıyordu. Yani 451’de Atilla’nın karşısına çıkan adam, kariyerini Hun atlısıyla kurmuş ve Atilla’yı kişisel olarak tanıyan tek Romalı komutandı.
Bu, muharebenin nasıl gittiğini açıklamaya yetmez ama neden bu kadar uzun sürdüğünü ve iki tarafın da birbirini neden şaşırtamadığını anlatır: karşılıklı duran iki ordunun komutanları birbirinin hamlelerini önceden okuyabiliyordu.
Kaydırınca yüklenir.
Muharebeyi anlatan kaynak, ölü sayısını da veriyor. Ve tam burada makalenin kuralı devreye giriyor: bir sayıyı beğenmemek yetmez, sınamak gerekir.
Kaydırıcıyı Jordanes’in verdiği rakama getir. Sonra o ordunun bir GÜNDE ne yemesi gerektiğine bak.
Bu mevcut, her gün 792 ton yiyecek ve 3.135 m³ su ister; kolon yaklaşık 33 km uzar — yani öncü kamp kurarken artçı hâlâ bir önceki konaktadır. 5. yüzyıl Galya’sında bunu günlerce sürdürecek bir ikmal düzeni yok.
Bu rakam sahada değil, masada üretilmiş bir sayıdır. Test etmek için sıfat değil aritmetik gerekir: bir orduyu yürüten şey cesaret değil tahıl, su ve yol genişliğidir.
Bu soruda kaynaklar sanıldığı kadar sessiz değil. Jordanes’ten ÖNCE ve ondan bağımsız üç kayıt Hunların yenildiğini yazıyor: Galya Kroniği (452 — olaydan bir yıl sonra, olayın geçtiği bölgede), Prosper Tiro (~455, Roma) ve Hydatius (~468, İspanya). Buna karşılık aynı kaynaklar bunun bir imha olmadığını da söylüyor. Maenchen-Helfen’in formülü bu ikisini birden tutuyor: “dar anlamda kararsız, ama Hunlar için kaybedilmiş bir muharebe.”
Azınlıkta kalan bir görüş daha var: Hyun Jin Kim muharebeyi Roma zaferi saymaz. Bu tez literatürde tartışılıyor ama eleştiriliyor da (Heinrich Härke, The Classical Review, 2014). Türkçe Vikipedi sonucu “tartışmalı” yazarken büyük ölçüde bu azınlık görüşüne dayanıyor; İngilizce muadili aynı tez için “ihtiyatla yaklaşılmalı” diyor.
Tarihsel not · Rakamın kaynağı Jordanes (bazı nüshalarda daha da yüksek). Abartılı ölü sayıları antik ve ortaçağ kroniklerinde kural sayılacak kadar yaygındır: sayı bir ölçüm değil, olayın büyüklüğüne dair bir iddiadır.
Aquileia kuşatılıyor ve alınıyor. Şehir bir daha eski önemine dönemeyecek. Kaçanların lagün adalarına sığınması, sonraki yüzyıllarda Venedik’in kuruluş anlatısına eklenecek — ama bu bağ çağdaş bir kayıt değil, sonradan kurulmuş bir efsanedir.

Anlatıya göre Atilla Milano’da bir saray tablosu görüyor: Roma imparatorları tahtta, ayaklarının dibinde ölü bozkır savaşçıları. Tabloyu yok ettirmiyor. Ressamı çağırtıp AYNI tabloyu tersine çizdiriyor: tahtta kendisi, ayaklarının dibinde altın boşaltan imparatorlar.
Bu bir öfke değil, bir okuryazarlık. Adam imgenin ne işe yaradığını biliyor: tablo bir kayıt değil, bir iddiadır — ve iddia değiştirilebilir.
Mincio ırmağı kıyısında Papa I. Leo başkanlığındaki bir Roma heyeti Atilla’yla görüşüyor. Ardından Hun ordusu İtalya’dan çekiliyor.
Peki neden çekildi?
Kaynakları görmeden cevapla. Hemen ardından dördünü yan yana koyacağız.
Atilla İtalya’dan neden döndü?
En erken kayıt görüşmeyi merkeze koyar: Leo gitti, konuştu, ordu döndü. Bu metin sonraki bin yılın anlatısının kaynağıdır. Ama yazarı, sonucu Roma kilisesinin başarısı olarak kaydetmekte açık bir menfaati olan bir kalemdir.
Dördü de aynı olayı anlatıyor ama dördü de aynı türden değil: üçü kayıt ya da hesap, dördüncüsü bin yıl sonra bir tarafın kendi duvarına yazdığı cevap. Birini seçip ötekileri silmek, elimizdeki kaynaklardan fazlasını bildiğimizi iddia etmek olurdu.


İtalya’dan döndükten sonraki yıl. Yeni bir evlilik, İldiko adında genç bir gelin, bir düğün gecesi. Ertesi sabah muhafızlar kapıyı kırmak zorunda kalıyor.
Dört ihtimalin dördünün de arkasında gerçek bir kaynak var. Seçtikten sonra hepsini okuyabileceksin.
Düğün gecesi. Sabah kapı açılmıyor. İçeri girildiğinde Atilla ölü bulunuyor, yanında ağlayan gelin var. Görünür bir yara yok.
Şimdi otağa sen giriyorsun. Elinde dört ihtimal var ve her birinin arkasında gerçek bir kaynak duruyor. Hangisi olduğunu sana söylemeyeceğiz — çünkü kaynaklar da söylemiyor.
Ölümden sonra yapılanlar da en az ölümün kendisi kadar dikkat çekici — çünkü hepsi geriye iz bırakmamak üzerine kurulu.
Hun cenaze töreni: ordunun atlarıyla mezarın çevresinde dönüşü, yas ve ardından ziyafet.
Atilla öldüğünde imparatorluğu on altı yıl içinde dağıldı. Adı ise dağılmadı. Dört ayrı gelenek onu sahiplendi ve dördü de aynı adamı bambaşka çizdi.

Dördü de onu sahiplendi ve dördü de başka birini anlattı. Sekmelere dokun.
Atli açgözlü ve haindir. Altın için misafirlerini tuzağa düşürür ve sonunda Guðrún’un intikamıyla ölür.
Bulgar Nominaliası ve Macar kroniği bu listede yok — çünkü ikisi de Atilla’nın NASIL öldüğüyle değil, KİMİN atası olduğuyla ilgilenir. Bir geleneğin sustuğu yer de veridir.


Dikkat: bu dört metin tarih kaydı değil, hafıza belgesi. Ne olduğunu değil, kimin sahiplendiğini anlatıyorlar. Ve bir hükümdar için bu ikincisi bazen daha uzun ömürlü çıkıyor.
Atilla öldükten sonra imparatorluğun dağılması uzun sürmedi. Bir devlet kurumlarıyla ayakta duruyorsa hükümdarını gömer ve yoluna devam eder; kişisiyle ayakta duruyorsa onunla birlikte durur.
Batı Roma İmparatorluğu sona eriyor. Ama bunu yapan Atilla değil: son imparator Romulus Augustulus’u tahttan indiren, Roma ordusunun kendi subayı Odoacer.

Odoacer’in askerleri arasında Herul, Skir ve Rugi birlikleri vardı — yani bir kuşak önce Hun birliğinin içindeki boylar.
Odoacer’in devirdiği son imparator Romulus Augustulus’un babası Orestes’ti. Aynı Orestes, yıllar önce Atilla’nın otağında Latince yazan kâtiptir — Priskos onunla 449’da bizzat karşılaşmıştı.
Yani Batı Roma’nın son imparatorunu tahta çıkaran adam, gençliğinde Atilla’nın kalemiydi.
Roma’yı yıkan adam olarak anılıyor. Yıkmadı — Roma o öldükten 23 yıl sonra, kendi subayının eliyle düştü.
Bir kanunnâme bırakmadı. Bir başkent bırakmadı. Sikke bastırmadı, yazı bırakmadı, mezarı bile bulunamadı.
Ama Bulgar hanları soylarını ona bağladı. Macar kralları ondan miras iddia etti. Alman destanı onu ağırladı, İskandinav şiiri ondan korktu, Türk hafızası onu sakladı — ve Viyana’da beş yüz yıl genç bir kılıç hâlâ onun adını taşıyor.
Bozkırdan geldi. Öldü. Geriye efsanesi kaldı.
Bu seri, kendisinden sonra işlemeye devam eden makineler kuran adamları anlatıyor: Sezar, Augustus, Fatih ve Kanuni. Atilla serinin negatifi: makine kurmadı, makinenin kendisiydi. Hunların Avrupa’ya gelene kadarki yolu için Türklerin Tarihi, karşısındaki devletin hikâyesi için Roma İmparatorluğu.
Asya Hun birliği ve onluk teşkilat kuruluyor.
Hun baskısı Avrupa’da göç zincirini başlatıyor.
Doğu Roma ordusu bozuluyor, İmparator Valens ölüyor.
Rua ölüyor; Atilla ve Bleda birlikte tahta geçiyor.
Yıllık haraç 700 libreye çıkıyor.
6.000 libre birikmiş borç; yıllık ödeme yeniden yükseliyor.
Bleda ölüyor; Atilla tek başına kağan.
Deprem 57 kuleyi yıkıyor; sur 60 günde onarılıyor.
Elçilik heyeti otağa geliyor. Tek görgü tanığı kaydı.
Honoria’nın yüzüğü Batı’ya açılan kapı oluyor.
Aetius’la karşı karşıya. Ne imha, ne bozgun.
Aquileia alınıyor; Mincio’dan sonra ordu dönüyor.
Atilla ölü bulunuyor. Mezarı hiç bulunamadı.
Hun siyasî birliği bitiyor.
Batı Roma kendi subayının eliyle düşüyor.