Mete Hun tahtında
Mete (Çin kaynaklarında Maodun) babası Touman’ı devirip boyları birleştirdi. Bu halkın dili ve Türklerle bağı tartışmalı; ana kaynak Sima Qian’ın Shiji’si.
Türk adını taşıyan ilk devletten bugünkü Türk dillerine: bir adın, bir yazının ve birkaç devletin tarihi
Türkler, Türk dillerini konuşan halkların ortak adı; dar anlamda Türkiye Türkleri. Bu ad bir halkın kendi adı olarak ilk kez 6. yüzyılda görünür: 552’de kurulan kağanlığın adı doğrudan “Türk”tü. Çizgi Büyük Selçuklu ve Osmanlı’dan geçip 29 Ekim 1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti’ne ulaşır. Bugün Türk dilleri Balkanlar’dan Sibirya’ya uzanan bir alanda konuşuluyor.
“Türk” adı, bir halkın kendi adı olarak ilk kez 6. yüzyılda tartışmasız biçimde görülür. 7. yüzyılda derlenen Çin yıllığı Zhoushu, 542’de Tujue (突厥) akınlarından söz eder; bu halkın önderi Bumın 552’de kağan unvanını aldı. 8. yüzyıl Orhun yazıtlarında halk kendi adını “Türk” ya da “Türük” diye yazdı. Adın anlamı tartışmalı.
Daha eski izler de arandı. Grek kaynaklarındaki Targita ve Tyrkae, Hint kaynaklarındaki Turukha, Asur çivi yazılı belgelerdeki Turukku ya da Çin kayıtlarında Mete Han’ın boyuna verilen Tu-ku adı, “Türk”ün ilk biçimleri olarak ileri sürüldü. Bu öneriler ses benzerliğine dayanıyor. Türk adının tarihini inceleyen İlhami Durmuş, bu adlar için kronolojik ve kültürel bir sıra kurulamadığını, hepsinin olasılık olarak kaldığını yazar.
Anlam konusunda da uzlaşma yok. Zhoushu şöyle anlatır: Türkler Altay dağlarının güney yamacında Juan-juanlar için demircilik yapıyordu; dağ bir miğfere benziyordu ve kendi dillerinde miğfere “tujue” dedikleri için bu adı aldılar. Kâşgarlı Mahmud 1072-1074’te yazdığı sözlüğünde “Türk”ün Nuh peygamberin oğlunun adı olduğunu söyler, başka bir yerde kelimeye “olgunluk çağı” anlamını verir. Vámbéry 1879’da kelimeyi “türemek” fiiline bağladı; 1911’de yayımlanan Uygurca bir belgede ise “türk” kuvvet, güç anlamında geçer.
Adı Türklerin kendi dilinde en ayrıntılı biçimde Orhun yazıtlarında okuyoruz. Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları devletin tarihini 552’nin kurucuları Bumın ve İstemi kağanlarla başlatır; metinde bu ikisi “eçüm apam” (atalarım) diye anılır, halk ise “Türk bodun” (Türk halkı) diye. Bütün bunlar, Türk dilli toplulukların tarihinin 6. yüzyılda başladığı anlamına gelmez; değişen şey ad: hepsini birden kapsayan “Türk” adı kaynaklarda bu tarihten önce görülmüyor.
Kesin bir cevap yok. Asya Hunlarının (Çince Xiongnu) kendi yazılarıyla bıraktığı hiçbir metin elimizde değil; dillerinden geriye Çin kayıtlarına geçirilmiş birkaç unvan ve ad ile iki dizelik bir parça kaldı. Türkiye’deki yaygın tarih yazımı Hunları Türklerin kurduğu ilk devlet sayar; uluslararası literatürde Hunlar daha çok çok halklı bir bozkır birliği olarak anlatılır.
Dil konusunda iki güçlü görüş var. Étienne de la Vaissière, Encyclopaedia Iranica’nın “Xiongnu” maddesinde, Hunların dilini Sibirya’daki Ketçenin bağlı olduğu Yenisey ailesine bağlayan öneriyi en sağlam öneri sayar; ama konfederasyondaki bütün boyların aynı dil ailesinden olduğunun hiç de kesin olmadığını ekler. Alexander Savelyev ile Choongwon Jeong (2020) ise Türk dili görüşünü geleneksel ve baskın görüş diye anar: geç Hun dönemine ait, Jie beyti denen iki dizelik parçanın literatürde onlarca okuması vardır ve bunların çoğu parçayı erken bir Türk dili sayar.
Hunlarla bağ kurmak yeni değil: 7. yüzyılda derlenen Zhoushu, Göktürklerin herhalde Hunların ayrı bir kolu olduğunu yazar — bu bir yıllık yazarının aktarımıdır, kanıtlanmış bir soy kütüğü değil. Avrupa Hunları ise ayrı bir soru. 313 yılına tarihlenen Soğdca bir mektup, Luoyang’ı yağmalayan Güney Hunlarına Xwn der; de la Vaissière bunu adların gerçekten aynı olduğunun kanıtı sayar, ama aynı maddede bu metinlerin Avrupa Hunlarının Asya Hunlarının torunu olduğunu göstermediğini de yazar. Avrupa Hunlarını ayrı bir makalede anlattık: Atilla — Bozkırdan Gelen Kağan.
Genetik tabloyu netleştirdi ama soruyu kapatmadı. Choongwon Jeong ve arkadaşlarının 214 antik genom incelediği 2020 tarihli çalışma, Hunların Moğolistan’daki farklı toplulukların ve komşu bölgelerden gelenlerin karışmasıyla ortaya çıktığını gösterdi. Juhyeon Lee ve arkadaşları (2023) imparatorluğun batı sınırındaki elit mezarlıklardan 18 kişinin genomunu okudu: çeşitlilik tek tek topluluklarda, hatta geniş ailelerin içinde bile imparatorluğun geneli kadar yüksekti.
Aşağıdaki altı kart bir seçki: Çin kaynaklarında görünen Asya Hunlarından Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan çizginin en çok anılan halkaları. Kartlar tarihleri, alanları ve tartışmalı noktalarıyla birlikte veriliyor; “Detaylar” düğmesi olguları, kart notunu ve varsa kaynağı açılmış alıntıyı gösterir.
Türk tarih yazımının çizgiyi başlattığı devlet. Mete Han ordusunu onluklara böldü ve Çin’i yıllık ödemeye zorladı.
Asya Hunlarının (Çince Xiongnu) hangi dili konuştuğu tartışmalıdır: Türkçe, Yenisey ve İran dilleri önerilmiştir. Kuzey kanadının sonu için kaynaklar 93 ile 155 arasında ayrışır.
Doğu Roma’yı yıllık haraca bağladı; Batı Roma ile ilişkisi haraçtan çok unvan ve pazarlık üzerineydi.
Avrupa’ya gelen Hunların Çin kaynaklarındaki Asya Hunlarının devamı olup olmadığı tartışmalıdır. “Tanrı’nın kırbacı” adı çağdaş kaynaklarda geçmez; Hunları “Tanrı’nın öfke sopası” diye anan ilk yazar 7. yüzyılda Sevillalı İsidorus’tur ve Attila’yı değil bütün Hunları kasteder.
Adı doğrudan “Türk” olan devlet; bugün Göktürk diye anılıyor. Orhun yazıtları bu devletten kaldı.
I. Kağanlık 630’da yıkıldı, 630-682 arası Çin idaresi, II. Kağanlık 682-745. Daha eski Göktürk harfli yazıtlar da var; TDV Çoyren yazıtını 689-690’a tarihler. Kağanlıktan kalan en eski yazıt olan Bugut ise Türkçe değil Soğdcadır.
"Türk halkının adı sanı yok olmasın diye, babam hakanı (ve) annem hatunu yüceltmiş olan Tanrı, devlet veren Tanrı, Türk halkı(nın) adı sanı yok olmasın diye, beni o Tanrı hakan (olarak tahta) oturttu, hiç şüphesiz."
— Bilge Kağan — Kül Tigin yazıtı, Doğu 25-26 (çev. Talat Tekin)
Dandanakan’dan sonra sultanlık: İran, Irak ve Anadolu’ya uzanan bir İslam devleti.
Kuruluş için ders kitaplarında 1037 (Nîşâbur), akademik kaynaklarda 1040 (Dandanakan) kullanılır.
Altı yüzyılı aşan bir devlet, üç kıta, 36 padişah. II. Mehmed 21 yaşında İstanbul’u aldı.
Kuruluş yılı geleneksel olarak 1299 verilir; Halil İnalcık, çağdaş Bizans tarihçisi Pachymeres’e dayanarak 1302’yi (Bapheus) önerir.
TBMM saltanatı 1922’de kaldırdı, 29 Ekim 1923’te yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunu ilan etti.
"Türk milletinin tabiat ve şiarına en mutabık olan idare, Cumhuriyet idaresidir."
— Mustafa Kemal Atatürk — Vatan gazetesine demeç, 31 Ekim 1924 (şiar: ayırıcı özellik)
Fetihten sonra II. Mehmed, Roma imparatorluk mirasına da sahip çıktı: İtalyan nedimlerine Roma tarihleri okuttu, çevresindeki Bizanslı bilginlerle bu geleneği kavramaya çalıştı. Ona atfedilen Kayser-i Rûm — Roma’nın Sezar’ı — unvanı bu iddianın adıdır. Unvandaki “Kayser” doğrudan Caesar’dan gelir: Roma’da bıçaklanarak öldürülen bir adamın aile adı, on beş asır sonra bir padişahın unvanları arasına girmişti.
Hayır; yukarıdaki altı kart bir seçki. Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki 16 yıldızın 16 Türk devletini simgelediği yorumu bile 1960’larda ortaya atıldı ve o liste Memlükleri, Safevîleri, Akkoyunluları dışarıda bırakır. Toplam sayı için tarihçilerin verdiği rakamlar 16 ile 128 arasında değişir; hangi yapının devlet sayıldığına bağlı.
Resmî liste açık: Cumhurbaşkanlığı’nın kendi sitesi, forstaki 16 yıldızın Büyük Hun’dan (MÖ 204) Osmanlı’ya (1922) uzanan on altı devleti simgelediğini yazıyor. Ama bu listedeki tarihlerin bir kısmı ansiklopedilerdekiyle örtüşmüyor. Forsta Karahanlılar 940-1040 görünür; TDV İslâm Ansiklopedisi aynı hanedan için 840-1212 der. Forstaki “Uygur Devleti (745-1368)” ise 840’ta yıkılan Ötüken kağanlığıyla sonradan Turfan çevresinde kurulan devleti tek kalemde topluyor.
Tartışma, listeyi yayımlayan sitenin kendisinde duruyor. Fors sayfası, 16 yıldızın bağımsız Türk devletlerini temsil ettiği görüşünün ilk kez 1969’da ortaya konduğunu, başka görüşlerin de dile getirildiğini yazıyor. 1967’de Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Türk Tarih Kurumu’nun görüşünü sorduğunda gelen cevap, konunun Atatürk döneminde ele alınmadığını bildirmiş ve 23 devletlik bir liste göndermiş. Hukuk tarihçisi Coşkun Üçok 1987’de bu 16 devletin hangi ölçüte göre seçildiğinin anlaşılamadığını yazdı; Nihal Atsız 1969’da Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevî, Memlük ve Bâbürlülerin listede olmamasını eleştirip sayının en az elliye ulaşacağını söyledi.
Göktürklerin yerine Ötüken’de kuruldu. Bögü Kağan Maniheizm’i resmen kabul etti; 840’taki Kırgız saldırısından sonra batıya gidenler Turfan çevresinde yeni bir devlet kurdu.
Batı Göktürk Devleti yıkılınca 630’da bağımsızlığını ilan etti. Hanedan Museviliği resmen kabul etti; halk arasında İslam, Hıristiyanlık ve Gök Tanrı inancı sürdü.
Mâverâünnehir, Afganistan-Kuzey Hindistan ve Hârizm hattındaki üç hanedan. Kutadgu Bilig 1069-70’te Karahanlı hakanına sunuldu; Dîvânü lugâti’t-Türk 1077’de Bağdat’ta halifenin oğluna takdim edildi.
Üçü de Cumhurbaşkanlığı forsundaki listede var. TDV Altın Orda’yı Türk-Moğol devleti sayar; bazı tarihçiler yönetim biçiminin tipik bir Moğol devleti olduğunu söyleyip listeye itiraz eder.
Eyyûbî ordusuna Kıpçak ülkesi ve Kafkasya’dan getirilen Türk asıllı köle askerlerin kurduğu devlet; dönemin tarihçileri ona “Türk Devleti” diyordu. Forstaki listede yok.
Hanedanın kökeni tartışmalı olsa da askerî sınıfı Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Tekeli, Avşar ve Dulkadır gibi kızılbaş Türkmen aşiretlerinden oluşuyordu. O da listede yok.
Mete (Çin kaynaklarında Maodun) babası Touman’ı devirip boyları birleştirdi. Bu halkın dili ve Türklerle bağı tartışmalı; ana kaynak Sima Qian’ın Shiji’si.
Hunlar İdil’i geçip önce Alanları, sonra Ostrogotları yendi; bu hareket Avrupa’da kavimler göçünü tetikledi.
Bumın, bağlı oldukları Juan-juan Devleti’ni yıkıp kağanlığını kurdu ve İl Kağan unvanını aldı. Devletin adı doğrudan “Türk”tü.
Moğolistan’da Kül Tigin (732) ve Bilge Kağan (735) anıtları dikildi. Göktürk harfli metinler Çin egemenliğine girişi ve kurtuluşu anlatır.
Uygurlar Göktürk kağanını deviren ittifakın ardından kendi kağanlıklarını kurdu. Devlet 840’ta Kırgız saldırısıyla dağıldı.
Talas ırmağı yakınındaki Atlah’ta Abbasi ordusu Tang Çin ordusunu yendi. Tang hanedanı Batı Türkistan’a hâkim olma hedefinden vazgeçti.
Karahanlı hanedanından Satuk Buğra Han İslam’ı kabul edip Abdülkerim adını aldı; kaynaklar tarih olarak 920 ya da 945 verir.
Selçuklular, Gazneli Sultan Mesud’un ordusunu yendi (23 Mayıs). Ardından Tuğrul Bey sultan ilan edildi.
Sultan Alparslan Bizans ordusunu yendi ve İmparator IV. Romanos Diogenes’i esir aldı (26 Ağustos). Savaş, Anadolu’ya yerleşmenin önünü açtı.
İznik’i kuşatan Osman Bey, şehre yardıma gelen Bizans birliğini yendi (27 Temmuz). Geleneksel kuruluş yılı 1299; İnalcık bu savaşı öne çıkarır.
II. Mehmed’in 6 Nisan’da başlattığı kuşatma 29 Mayıs’ta bitti. Bizans İmparatorluğu sona erdi, başkent İstanbul’a taşındı.
Timur ile Cengiz soyundan gelen Babür, Panipat’ta Delhi Sultanı İbrahim Lodi’yi yendi. Anılarını Çağatay Türkçesiyle yazdı.
TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı; 29 Ekim 1923’te 364 sayılı kanunla yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu ilan edildi.
TBMM 1 Kasım 1928’de 1353 sayılı kanunu kabul etti: Türkçe artık Latin esaslı yeni Türk harfleriyle yazılacaktı.
Sovyetler dağılırken Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Kazakistan bağımsızlığını ilan etti.
Üç buçuk yılda devletin hukuk düzeni baştan kuruldu. TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı, 29 Ekim 1923’te devletin yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunu ilan etti, 3 Mart 1924’te halifeliği kaldırdı. 17 Şubat 1926’da kabul edilen Medeni Kanun ise evlenme, boşanma ve miras işlerini dinî hukukun dışına çıkardı.
Saltanatın kaldırılması, padişahın Ankara hükümetini tanımaması ve İstanbul hükümetinin Lozan Konferansı’na katılma kararı almasının ardından geldi. 3 Mart 1924 ise tek bir kanunun günü değildir: aynı gün kabul edilen 431 sayılı kanun halifeliği kaldırdı, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu bütün öğretim kurumlarını Maarif Vekâletine bağladı.
743 sayılı Türk Kanunu Medenisi, günlük hayata en çok dokunan değişikliği yaptı. Kanuna göre evlenme, reşit iki şahit önünde, belediye dairesinde ya da köylerde ihtiyar heyetinde yapılır; dinî merasim ancak evlenme kâğıdı gösterildikten sonra olabilir. Osmanlı’nın şer’î hukuk ile padişah kanunnamelerini yan yana yürüten düzeni, yerini tek bir medeni kanuna bıraktı.
Kadınların oy hakkı iki adımda geldi. 1930’da 1580 sayılı Belediye Kanunu’yla kadınlar ilk kez belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı kazandı. 5 Aralık 1934’te kabul edilen iki kanun bunu genel seçimlere taşıdı: 2599 sayılı kanun anayasanın ilgili maddelerini kadın ve erkeği birlikte sayacak biçimde değiştirdi, 2598 sayılı kanun seçim kanunundaki “zükûr” (erkek) kaydını kaldırdı. Aynı yıl kabul edilen 2525 sayılı Soyadı Kanunu her vatandaşa soyadı taşımayı zorunlu kıldı. Fransa’da kadınlar bu hakkı 21 Nisan 1944 tarihli kararnameyle kazandı; tarihler ülkeden ülkeye çok değiştiği için tek bir ülkeyle karşılaştırma sıralamanın tamamını anlatmaz.







Göktürklerin kökenini bir dişi kurda bağlayan anlatı, 6-7. yüzyıl Çin yıllıklarında (Zhoushu, Suishu) geçer; Göktürk yazıtlarında yer almaz. Kaynaklarda kurdun bir adı yoktur — Aşina, ondan doğan oğullardan birinin ve hanedanın adıdır. Ergenekon ise ayrı bir anlatı: bilinen en eski kaydı 14. yüzyıl başındadır ve orada Moğolların türeyişini anlatır.

Dağlarla çevrili bir vadide sıkışan bir halkın, demir damarını eriterek dışarı çıkışını anlatır. Bilinen en eski yazılı kaydı 14. yüzyıl başında Reşîdüddin’in Câmiu’t-tevârîh’idir; orada hikâye Moğolların türeyişi olarak, Kıyan ile Nöküz adlı iki ata üzerinden anlatılır.
6-7. yüzyıl Çin yıllıklarına göre bir ülkenin halkı kılıçtan geçirilir; geriye ayakları kesilip bataklığa bırakılan bir çocuk kalır. Bir dişi kurt onu besler, ondan gebe kalır ve bir mağarada on oğul doğurur. Oğullardan birinin soyu Aşina adını alır — kurdun kendi adı kaynaklarda geçmez.
Çin yıllıklarına göre kağanın otağının kapısına kurt başlı bir tuğ dikilir, sancakların tepesine altından kurt başı geçirilirdi. Yıllık sebebini de yazar: kurttan türedikleri için köklerini unutmasınlar diye.
Kurt başlı sancak 6. yüzyıl Çin yıllıklarında belgelidir; aradaki yüzyıllarda sembolün izini sürmek zordur. Bugünkü yaygın kullanımı büyük ölçüde son yüzyılın ürünüdür.
Göktürk çağında (552-745) Türklerin çoğu konargöçerdi: at ve koyun sürüleriyle otlaktan otlağa göçer, keçe çadırlarda yaşardı. Göç gelişigüzel değildi; Zhoushu, yerleri sürekli değişse de her topluluğun kendine ayrılmış bir toprağı olduğunu yazar. Devletin başında kağan, onun altında babadan oğula geçen unvanlı beyler vardı.
Çadırın bugün yurt, topak ev ya da keçe ev denen biçimi kerege adlı 2-2,5 metrelik ahşap kafes panolardan, tepedeki çangarak denen kasnaktan ve bunların üstünü örten keçeden kurulur; kapısı çoğunlukla güneşin doğduğu yana bakar, çadır sökülüp at sırtında taşınır. Bozkır yalnızca çadırdan ibaret de değildi: Hun döneminden Selenga kıyısındaki İvolga’da bir kale, Dureny’de ise hayvancılığın yanı sıra zanaat ve tarım yapılan köyler kazıldı.
İmparatorluğun iki kanadı vardı. Doğuda büyük kağan, bugün Ötüken’le özdeşleştirilen yerde otururdu; otağının kapısı, güneşin doğduğu yere saygı olsun diye doğuya açılırdı. Batıyı Bumın’ın kardeşi İstemi Yabgu yönetti (552-576). Batı kanadı İpek Yolu’nun Orta Asya kesimine uzanınca Soğdlu tüccarlar devletin ortağı oldu: Türklere ilk yazışma dilini ve yönetim altyapısını onlar sağladı — kağanlıktan kalan bilinen en eski yazıt, Bugut, Türkçe değil Soğdcadır. Sâsânîlerle anlaşamayan tüccarlar kağanı Bizans’la temasa ikna etti; İstemi Yabgu 567’de İstanbul’a bir elçi heyeti yolladı. Ticaret yollarını denetlemek, çağının en güçlü ekonomik kaldıraçlarından biriydi.
552’de Juan-juanları yenen Bumın İl Kağan unvanını aldı ve aynı yıl öldü. Zhoushu bu unvanı Hun hükümdarlarının şanyü unvanına benzetir. Kağanın eşine katun denirdi.
Kağanın altında yabgu, şad, tegin gibi unvanlar vardı. Zhoushu, küçük memurluklarla birlikte toplam 28 basamak olduğunu ve hepsinin babadan oğula geçtiğini yazar.
Asker ve at toplanırken sayılar bir ağaca çentik atılarak tutulurdu. Emrin gerçekten kağandan geldiğini göstermek için yanına mumla mühürlenmiş, altın uçlu bir ok konurdu.
Kurultay Moğolca bir kelimedir ve Cengiz Han’ın 1206’daki büyük toplantısından sonra yaygınlaştı. Daha önceki Türk devletlerinde aynı işi gören meclise toy denirdi.
Sağdan sola, satırlar aşağıdan yukarıya. Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında 38 işaret kullanılmıştır; bütün yazıtlar birlikte sayıldığında bu sayı 50’ye yaklaşır. Ünsüzlerin çoğunun iki ayrı işareti vardır: biri kalın ünlülü sözler, öteki ince ünlülü sözler için. Yazının kökeni tartışmalıdır.
Çoğu araştırmacı yazının Ârâmî kökenli Soğd yazısından uyarlandığını düşünür; bazıları Türk damgalarının da payı olduğunu savunur. “Runik” adı, İskandinav runlarına biçimce benzediği için verilmiştir; iki yazı akraba değildir. Taşlar 1889’da Rus araştırmacı N. M. Yadrintsev tarafından bulundu, yazıyı 1893’te Danimarkalı dilci Vilhelm Thomsen çözdü.
Yazıtlar bugün sapasağlam değil: Kül Tigin taşının kaplumbağa kaidesi parçalanmış, taş 1911’de başka bir bloğun üstüne yerleştirilmiştir.
💡 Harflere dokunun ya da üzerine gelin — ses değerlerini görün
TDV İslâm Ansiklopedisi, tarih boyunca Türkçeye uygulanan on altı ayrı yazı sistemi sayar; en yaygın dördü Göktürk yazısı, Uygur alfabesi, Arap harfleri ve 1928’den beri kullanılan Latin esaslı Türk harfleridir. 1 Kasım 1928 tarihli 1353 sayılı kanun geçişi bir anda bitirmedi: kendi maddeleri Aralık 1928’den Haziran 1930’a uzanan kademeli tarihler koydu.
Göktürk yazısı 9. yüzyıla gelindiğinde yerini Uygur alfabesine bırakmıştı. Uygur alfabesi de Ârâmî kökenli Soğd yazısından çıktı ve 8. yüzyıl ortalarından 18. yüzyıl başlarına kadar yer yer kullanıldı; Kâşgarlı Mahmud ondan “Türk yazısı” diye söz eder. İzi Osmanlı sarayına kadar uzanır: Fatih’in Uzun Hasan’a karşı kazandığı savaştan sonra 30 Ağustos 1473’te yazdırdığı yarlık Uygur harfleriyledir.
Arap harfleri, Türk dilinin yazımında en uzun ömürlü alfabe oldu; muhtemelen 9. yüzyıldan itibaren, yani bin yılı aşkın süre kullanıldı. Arap alfabesinin Türkçeye uygulandığı bilinen ilk eser, Kâşgarlı Mahmud’un 1072-1074 arasında tamamladığı Dîvânü lugâti’t-Türk’tür. Aynı yazı Osmanlı’da hat sanatına dönüştü; harfin kendisinin bir görsel dile dönüştüğü bu geleneği ayrı bir makalede anlattık.
Harf Kanunu 1 Kasım 1928’de kabul edildi, 3 Kasım’da Resmî Gazete’de yayımlandı. Yeni harfleri yetişkinlere öğretmek için 24 Kasım 1928’de Millet Mektebi Teşkilatı kuruldu, dershaneler 1 Ocak 1929’da açıldı; 1928 için verilen sayıya göre 20.489 kurstan 597.010 kişi belge aldı. Türk Dil Kurumu ise 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kuruldu.
Sovyetler Birliği’ndeki Türk dilleri başka bir yol izledi. 1926’da Bakü’de toplanan Birinci Türkoloji Kurultayı Latin alfabesine geçme kararı aldı; bu alfabelerin ömrü dile göre değişti ve Sovyet yönetimi Kiril’e dönünce hepsi bırakıldı (Azerice 1939, Kırgızca ve Türkmence 1940). Sovyetler dağıldıktan sonra Latin’e dönüş başladı: Azerbaycan 1992’de, Özbekistan ile Türkmenistan 1993’te geçti, Kazakistan 2017’de başladı ve geçiş hâlâ sürüyor. Uygurların çoğunun yaşadığı Çin’de ise Arap yazısı 1983’te geri getirildi.
İnanç dünyasının merkezinde Tengri, yani gök vardı; Orhun yazıtları başarıları Tanrı’nın verdiği güce bağlar. Ama tek bir din yoktu: Uygurlar Bögü Kağan döneminde Maniheizm’i resmen benimsedi, Koço Uygurları 14. yüzyıl sonuna kadar Budist kaldı, Hazar hanedanı Museviliği seçti. Aşağıdaki kartlarda yalnız yazıtlarda ya da çağdaş kaynaklarda karşılığı bulunan kavramlar var.
Gök. Orhun yazıtları başarıları ona bağlar: kağan “Tanrı güç verdiği için” kazanır, devleti veren de Tanrı’dır.
Yurdun toprağı ve suyu. Yazıtlarda bereket tanrısı değil: kağanın kaygısı “atalarımızın tuttuğu yer su sahipsiz kalmasın” diyedir.
Yazıtlarda geçen tek dişil kutsal güç; Bilge Kağan annesini “Umay gibi” diye anar. Doğum ve çocuklarla ilişkilendirilir.
Kağanlığın kutsal sayılan yurdu. Yazıt, Ötüken’de oturulursa devletin ayakta kalacağını söyler.
Bizans elçisi Zemarkhos’un anlatımına göre kağanın huzuruna çıkmadan önce heyetin eşyaları tütsüyle gezdirilmiş, heyet iki ateş arasından geçirilmiştir.
Ruhlarla ilişki kuran kişi. Tek bir bozkır dini yoktu: Uygurlar Maniheizm’i resmen benimsedi, Koço Uygurları 14. yüzyıl sonuna kadar Budist kaldı.
Tek bir olayla değil, yüzyıllar içinde. 751’deki Talas Savaşı bir dönüm noktasıdır ama savaş alanında kimse din değiştirmedi: Talas, bir asırdır süren Türk-Arap mücadelesini bitirdi; asıl yayılma bir buçuk asır sonra, Sâmânîler döneminde şehirler, ticaret ve sûfîler yoluyla oldu. Kıpçak bozkırlarında süreç 14. yüzyıla kadar sürdü.
Talas, Temmuz 751’de Talas ırmağı kıyısındaki Atlah’ta yapıldı ve beş gün sürdü. Karluklar kuzeyden yardıma geldi ve muhtemelen son gün Çin ordusunu arkadan vurdu; hangi tarafta savaşa girdikleri tartışmalıdır. İlk sonuç siyasîydi: Tang hanedanı Batı Türkistan’a hâkim olma hedefinden vazgeçti. Savaşın hemen ardından bir Türk boyunun topluca Müslüman olduğunu anlatan bir kayıt ise yok.
Asıl kırılma sonraki yüzyıla düşer. Sâmânîler’in hükümdarı İsmâil b. Ahmed 893’te Talas’ı aldı; şehirdeki Türk emirlerinin ve toprak sahibi yerel soyluların çoğu Müslüman oldu. Karahanlı hanedanından Satuk, Artuç’ta karşılaştığı âlim ve sûfîlerin etkisiyle maiyetiyle birlikte İslam’ı seçip Abdülkerim adını aldı; kaynaklar tarih olarak 920 ya da 945 verir. Oğuz Yabgu Devleti’nin ordu kumandanı Selçuk Bey ise uç şehri Cend’e göçüp 985’te orada İslam’a girdi.
Kuzeyde ayrı bir hat vardı. İdil Bulgar Hanlığı, İslam’ı resmî din olarak kabul eden ilk Türk devletidir. Hükümdar Almış Han halifeden din adamları ve mimarlar isteyince gönderilen heyet 21 Haziran 921’de Bağdat’tan çıkıp 12 Mayıs 922’de İdil boyundaki karargâha ulaştı. Heyetin başı İbn Fadlan değildi; ama halifenin mektubunu hükümdara bizzat o verdi ve gördüklerini o yazdı. Bilinen tek yazma nüshayı Zeki Velidi Togan 1923’te Meşhed’de buldu; metin Hazarları anlatırken kesiliyor.
Tek bir seferle değil, üç yüzyıla yayılan göç dalgalarıyla. Malazgirt (1071) Bizans savunmasını çökertti; yoğun yerleşme savaşı izleyen yıllarda başladı ve aralıklarla 14. yüzyıla kadar sürdü. Gelenlerin büyük çoğunluğu Müslüman Oğuzlardı, yani Türkmenler; aralarında Kıpçaklar, Karluklar, Halaçlar ve Uygurlar da vardı.
Göçün arkasında bir nüfus meselesi vardı. 11. ve 12. yüzyıllarda İran, özellikle Horasan ve Azerbaycan, çoğu yeni Müslüman olmuş Türk nüfusuyla doluyordu. Büyük Selçuklu için bu kalabalığa kışlak ve yaylak bulmak bir sorun hâline gelmişti; Anadolu o tarihlerde bu iş için en elverişli yer göründü.
Devletler hızla kuruldu. Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah, 1075 ile 1080 arasında İznik’i başşehir yapıp Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu; aynı yıllarda Saltuklular, Dânişmendliler ve Mengücüklüler doğdu. 1097’de İznik elden çıktı ve I. Kılıcarslan merkezi Konya’ya taşıdı. Bizans’ın Anadolu’yu geri alma denemesi 17 Eylül 1176’da Miryokefalon’da bozguna uğradı; bu yenilginin en önemli sonucu, Bizans’ın Anadolu’yu geri alma ümidini yitirmesiydi.
13. yüzyılda iki büyük dalga daha geldi: önce Karahıtaylar ile Hârizmşahlar arasındaki mücadeleden kaçanlar, sonra 1220’lerden başlayarak Moğol istilasından kaçanlar. Moğollar arkadan yetişti: Temmuz 1243’ün ilk günlerinde Baycu Noyan’ın ordusu Selçuklu ordusunu Kösedağ eteklerinde bozguna uğrattı ve Anadolu Selçuklu Devleti tâbi duruma düştü. Beylikler bu boşlukta doğdu; Selçuklu sultanlarının uçlara yerleştirdiği Türkmen aşiretlerinin beyleri, 13. yüzyılın sonunda tek tek bağımsızlığını ilan etti. Osmanlı Beyliği de bunlardan biriydi.
Gelenler boş bir ülkeye girmedi. 13. yüzyılda Konya, Kayseri ve Sivas gibi ticaret merkezlerinde ve çevre köylerde hatırı sayılır bir gayrimüslim nüfus yaşıyordu. Şehirlerde Müslümanlarla gayrimüslimler ayrı mahallelerde otursa da yakın ilişki içindeydi ve zamanla birbirinin dilini öğrendi: Türkler Rumca ve Ermenice, Rumlarla Ermeniler Türkçe konuşup yazabiliyordu.
At ve yay kadar, ticaret. Bozkır kağanlıklarının başlıca geliri Çin’den gelen ipek ve İpek Yolu’nun Orta Asya kesimindeki kervan trafiğiydi; taşıyıcılar büyük ölçüde Soğdlu tüccarlardı. Osmanlı ve Selçuklu’da tablo değişir: orada tarım ve vergi düzeni ağır basar.
Dörtnala giderken eyerde dönüp arkaya ok atmak. Batı dillerinde bu atışın adı “Parthian shot”: adını, Roma ordularını bu yöntemle yıpratan İranlı Partlardan alır. Bozkırın ortak becerisiydi.
10 / 100 / 1.000 / 10.000’lik birlikler. Shiji’ye göre Hun ordusunda yirmi dört büyük komutanın her biri kendi binbaşı, yüzbaşı ve onbaşılarını atardı. Benzer bir düzen Ahameniş ordusu için de tarif edilir.
Düşmanı kovalamaya kandır, dağıt, sonra dön ve çevir. Bozkır ordularının ortak yöntemiydi; Hunlar da, Partlar da, İskitler de benzer şekilde savaştı.
Ağaç, boynuz, sinir ve tutkal katmanlarından yapılırdı; bu yapı yayı at üstünde kullanılabilecek kadar güçlü ve esnek kılıyordu. Hafif zırhla birleşince kovalayan düşmanı yorup tuzağa çeken bir süvari çıkıyordu.
Rumeli sınır boylarında akın yapan hafif süvari. Devlet onlara kışla, maaş ya da silah vermezdi; ganimetle geçinir, karşılığında vergiden muaf tutulurlardı. Orduyu birkaç günlük mesafeden önceler, yol ve geçitleri emniyete alırlardı.
Osmanlı askerî teşkilâtında maaşlı, dâimî yaya ordusu. Ocak önce savaş esirlerinden beslendi — esirlerin beşte birinin devlete ayrılmasına dayanan pencik usulü — devşirme sonradan ve kademeli olarak yerleşti.
Türk dilleri, Türkçeden Kazakçaya, Çuvaşçadan Uygurcaya uzanan bir dil ailesi. Britannica aileyi dört ana dala ayırır: güneybatı (Oğuz), kuzeybatı (Kıpçak), güneydoğu (Uygur-Çağatay) ve kuzeydoğu (Sibirya); Çuvaşça ile Halaçça ayrı sayılır. Kaç dil olduğu sayma biçimine bağlı: Britannica “yirmiden fazla”, Ethnologue 41, Glottolog 43 diyor.
Aile, kesintilerle de olsa Balkanlar’dan Çin Seddi’ne, Orta İran’dan Kuzey Buz Denizi’ne uzanan bir alana yayılmış. Hepsi kalabalık diller değil: Batı Kıpçak grubunun tamamı için — Kumukça, Karaçay-Balkarca, Kırım Tatarcası ve Karaimce — Britannica “küçük, bir kısmı tehlike altında” diyor. Karaçay-Balkarlar ile Kırım Tatarları İkinci Dünya Savaşı’nda sürüldü; Kırım Tatarlarının dönmesine ancak Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra izin verildi.
Konuşur sayısı en tartışmalı kısım. Britannica’nın Türkçe maddesi tek başına Türkçe için dünyada yaklaşık 86 milyon ana dili konuşuru verir, onda dokuzundan fazlası Türkiye’de. Aynı ansiklopedinin özet maddesi ise bütün aile için yaklaşık 135 milyon diyor. İki rakamı bağdaştırmak zor: yalnız Türkçe 86 milyonsa, üstüne Özbekçe, Azerbaycanca, Kazakça ve Uygurca eklendiğinde toplam 135 milyonu aşar. Sık tekrarlanan 200 milyon rakamının dayanağını ise açık kaynaklarda bulamadık.
Bir de kolayca karışan iki “86 milyon” var. Britannica’nınki dünyadaki ana dili Türkçe olan kişileri sayıyor. TÜİK’in 86.092.168 rakamı ise 31 Aralık 2025’te Türkiye’de ikamet eden herkes; içinde yabancı uyruklular da var, ana dili Türkçe olmayan Türkiye vatandaşları da. Aynı karışıklık “Türk” kelimesinde de yaşanır: Türk dillerini konuşan herkes Türkiye Türkü değildir.
Batı kolunda Türkçe, Azerbaycanca ve Gagavuzca; doğu kolunda Türkmence ile Horasan Türkçesi. İran ve Afganistan’daki Afşar ağızları güney grubunu oluşturur.
Güneyde Kazakça, Karakalpakça, Nogayca, Kırgızca; kuzeyde Tatarca ve Başkurtça; batıda Kumukça, Karaçay-Balkarca, Kırım Tatarcası ve Karaimce.
Batı grubunda Özbekçe; doğu grubunda Uygurca ve Sincan’daki ağızlar (Kaşgar, Yarkent, Hotan). Eski Uygurca ile Çağatayca bu dalın atalarıdır.
Kuzeyde Sahaca (Yakutça) ve Dolganca — Britannica ikisinin de uzun coğrafi yalıtım yüzünden ana gövdeden uzaklaştığını yazar. Güneyde Hakasça, Şorca, Tuvaca, Tofaca ve Altayca.
"Ne mutlu Türküm diyene!"
— Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nutku (29 Ekim 1933)
Bu yazıda yayından sonra fark edilip düzeltilen hatalar. Yukarıdaki metin düzeltilmiş hâlidir.
Makale bu tarihte kaynaklarıyla yeniden denetlendi. Aşağıdakiler yayındaki metinde yanlış ya da yanıltıcı olan ifadelerdir; aynı geçişte başka ifadeler de kaynağına göre inceltildi.
Bir hata mı gördün? info@basementonfire.com adresine yaz; doğrulanan düzeltmeler bu sayfada belirtilir. Düzeltme ilkesi