Roma İmparatorluğu

Roma İmparatorluğu

S · P · Q · R

MÖ 753 — MS 476 · 1228 Yıllık Yükseliş ve Çöküş

KAYDIR

Roma İmparatorluğu, Akdeniz’i çevreleyen toprakları imparatorların yönettiği antik devlettir. MÖ 27’de Augustus olağanüstü yetkilerini resmen Senato’ya ve Roma halkına geri verdi; onlar da yetkiyi ve “Augustus” adını ona iade etti — imparatorluk bir gaspla değil, bu devir töreniyle başladı. Roma bundan önce MÖ 753’ten beri krallık, MÖ 509’dan beri cumhuriyetti. Batı’da MS 476’da son imparator devrildi; Doğu Roma Konstantinopolis’te bin yıl daha yaşadı.

  • MÖ 451’de yazılan on levhaya ertesi yıl iki levha daha eklendi; tamamlanan 12 Levha Kanunu tunç tabletlere kazınıp Forum Romanum’a dikildi
  • Rubicon’u geçerek iç savaşı başlatan Julius Caesar, MÖ 44’te Cassius’un kurduğu ve Brutus’un adının meşrulaştırdığı senatör komplosuyla öldürüldü
  • Pax Romana MÖ 27’den Marcus Aurelius’un öldüğü MS 180’e sürdü; bu çağda Roma’nın nüfusu bir milyonu aştı
Yayın: · Güncelleme: · 21 düzeltme
1.228Yıl
70+Lejyon
400.000+km Yol
12Levha
🏛️
MÖ 753
Roma'nın Kuruluşu
📜
MÖ 509
Cumhuriyete Geçiş
⚖️
MÖ 450
12 Levha Kanunu
⚔️
MÖ 264
I. Pön Savaşı
🔥
MÖ 73
Spartaküs İsyanı
🗡️
MÖ 44
Caesar Suikastı
👑
MÖ 27
İmparatorluk
💀
MS 476
Batı Roma'nın Çöküşü
I · MÖ 753 – 509

Roma Krallığı

Kuruluş

Roma Krallığı, Roma'nın monarşi ile yönetildiği dönemdi. Kurucuları efsaneye göre bir nehre bırakılan ve bir dişi kurt tarafından emzirilen Romulus ve Remus kardeşlerdi. Babaları savaş tanrısı Mars, anneleri ise rahibe Rhea Silvia'dır.

İlk kurulduğunda Latinlerden oluşan küçük bir krallıktı. Kurulduğu bölge Latium, adını ondan alan Latinlerin yurduydu: Etruria ile sınır Tiber’di ve Roma ırmağın Latin yakasında doğdu. Karşı kıyı Etrüsk dünyasıydı — tek bir krallık değil, her biri egemen ve bağımsız on iki şehrin kurduğu bir konfederasyon; ortak kongresinin kararları bile şehirleri bağlamıyordu. Roma, bağırsak falından magistrat kıyafetlerine ve Kapitol tapınağının planına kadar birçok şeyi işte bu komşusundan aldı.

Krallığı büyüten şey bir mizaç değil, tekrar eden bir alışkanlıktı: kanlı savaşların ardından yenilen komşuyu yok etmek yerine kendi nüfusuna katmak. Roma’nın kendi anlattığı erken tarih de böyle kurulur — Livius’ta Alba Longa yıkıldıktan sonra halkı Roma’ya taşınır, önde gelen aileleri Senato’ya alınır (Ab Urbe Condita I). Kuruluş tarihi de bir hesabın ürünü: geç cumhuriyetin antikacısı Varro, yedi kral için yedi kuşak sayıp geriye doğru giderek MÖ 753’ü buldu.

Bronz dişi kurt heykeli, yandan; dişlerini göstererek geriliyor. Altında ona doğru uzanan, emmek üzere olan iki çıplak bebek figürü.
Kapitol Kurdu. Uzun süre Etrüsk işi sanıldı; 2007'de yapılan radyokarbon tarihlemesi Orta Çağ'ı işaret edince tartışma açıldı. İkizlerse zaten sonradan: 15. yüzyılda eklendiler.Kamu malı · CC0
Latinler hakkında

Lazio bölgesinde iskan eden, ortak dili Latince olan halktır. İlerleyen yüzyıllarda Roma'nın en büyük düşmanları bile bu nüfusa katılacaktı.

Siyasi Yapı ve Yönetim Şekli

Roma Senatosu krallıktan imparatorluğa kadar her dönemde varlığını koruyan başlıca danışma organıdır; krallıkta yönetimi kralın kendisi yürütür, Senato onun önüne getirdiği konuları görüşürdü. “Yaşlılar meclisi” anlamına gelen bu yapı ilk kurulduğunda 100 kişiydi. Sayıyı büyüten imparatorlar değil krallardı: Sabinlerle birleşme meclisi 200’e çıkardı, beşinci kral Tarquinius Priscus yüz üye daha alarak 300’e tamamladı (Livius I,35).

⚖️ Kral / Diktatör
🏛️ Patricii · Soylular
🌾 Plebler · Halk
⛓️ Köleler · Göçmenler

Roma toplumsal hiyerarşisi

👑

Patricii — Soylular

  • Senato üyeliği hakkı
  • Tapınak ve kamu binalarının sahibi
  • Orduya subay olarak girebilir
  • Din görevlisi olabilir
  • Yüksek memuriyetlere atanır
VS
🌾

Plebler — Halk

  • Senato'ya giremezdi
  • Patricii ile evlenemezdi
  • Orduya asker olarak alınmazdı
  • Din görevlisi olamazdı
  • 12 Levha Kanunu'nu kazandılar

⚖️ 12 Levha Kanunu MÖ 450

MÖ 451’de on levha yazıldı, ertesi yıl iki levha daha eklendi; tamamlanan yasalar şehrin en büyük meydanı Forum Romanum’a dikildi. Böylece yüzyıllardır zengin ve güçlü olan patriciiler, fakir ve hakkı savunulmayan plebler ile resmi bir eşitlik ilkesini benimsemek zorunda kaldı. Maddeler, o zamana kadar uygulanan örf ve adetlerin yazıya dökülmüş halidir. Levhaların kendisi elimizde değil; gelenek tunç tabletlerin MÖ 390’daki Galya yağmasında yok olduğunu söyler. Bugün “On İki Levha metni” dediğimiz şey tabletlerden değil, Cicero, Gaius ve Gellius gibi sonraki yazarların alıntı ve özetlerinden derlenmiş bir yeniden kurgudur.

Aşağıdaki 49 madde bir çeviri değil, özet. Yeniden kurgunun standart edisyonu (E. H. Warmington, Remains of Old Latin III, Loeb 1938) on iki levhaya yaklaşık yüz hüküm dağıtır; tek başına VIII. Levha’da yirmiden fazla madde vardır. Burada o hükümlerin başlıcaları günlük Türkçeye sadeleştirilerek toplandı. Madde numaraları da levhaların üstünde yazılı değildi: parçaları levhalara dağıtan ve numaralandıran edisyonların kendisidir, ve aynı hükmü Warmington ile M. H. Crawford’ın Roman Statutes’u (1996) farklı yerde arayabilir.

II · MÖ 509 – 27

Roma Cumhuriyeti

Roma’nın yedinci ve son kralı Lucius Tarquinius Superbus'un tahttan indirilmesiyle MÖ 509'da cumhuriyete geçildi. Romalılar barbarları dışarıda tutmak için mükemmele yakın duvarlar inşa etti, dümdüz yollar yaptı; cumhuriyet, savaşta cesur davranan askerlerine arazi kazandırıyordu. Cumhuriyetin Akdeniz'e açılmasının önündeki en büyük engel ise, üç kanlı Pön Savaşları'nda karşı karşıya geldiği Kartaca oldu.

Fresk: yarım daire hâlinde oturan togalı senatörler; ayakta duran Cicero elini uzatarak konuşuyor, karşısında tek başına oturan Catilina kimsenin oturmadığı sıraya çekilmiş.
Cumhuriyet'in kalbi Senato'ydu. Cesare Maccari 1880'de Cicero'nun Catilina'yı suçlayışını böyle hayal etti — 1900 yıl sonra, tek bir görgü tanığı olmadan.Cesare Maccari · kamu malı

Cumhuriyet Nasıl Çalışıyordu

Cumhuriyetin bütün tasarımı tek bir korkuya dayanıyordu: bir daha kral olmasın. Bu yüzden yürütme ikiye bölündü. Her yıl iki konsül seçiliyor, ikisi de aynı yetkiye sahip oluyor ve her biri diğerinin kararını durdurabiliyordu. Görev süresi bir yıldı; süre dolunca yetki kendiliğinden bitiyordu.

Olağanüstü durumlarda bu kilit bilerek açılıyordu: Senato altı ayı geçmemek üzere bir diktatör atayabiliyordu — yani yasal, süreli ve geri alınabilir bir krallık. Plebler ise kendi kilidini kurdu: tribunus plebis, dokunulmazlığı olan ve konsülün kararını bile veto edebilen bir halk temsilcisiydi. Bir önceki bölümdeki eşitlik mücadelesi ve 12 Levha, bu kurumun kazanımlarıdır.

Cumhuriyeti Ne Bitirdi? MÖ 88

Sistem yüzyıllarca işledi, sonra bir yerden çatladı: ordu devlete değil, komutanına bağlanmaya başladı. Terhis olan asker toprak istiyordu ve o toprağı Senato değil, seferden dönen generali sağlıyordu. Askerin geleceği komutanının siyasi gücüne bağlanınca lejyon bir kamu kurumu olmaktan çıktı.

Sonucu MÖ 88'de görüldü. Lucius Cornelius Sulla, Doğu'daki komutanlığı elinden alınınca ordusunu Roma'nın üzerine yürüttü — bir Roma generalinin lejyonlarını kendi şehrine sürdüğü ilk an. Subaylarının çoğu katılmak yerine istifa etti; Sulla yine de yürüdü ve kazandı. Kazandığında Forum'a ölüm listeleri astırdı.

Asıl kırılma buydu: bir kez yapılabildiği görüldükten sonra tekrarı mümkün hâle geldi. Kırk yıl kadar sonra aynı yolu bir başkası yürüyecekti.

Tarihsel not. Bu dönüşüm çoğu yerde tek bir olaya — “Marius reformları”na — bağlanır. Güncel akademide bu anlatı büyük ölçüde terk edildi: tek bir kapsamlı reform paketi fikri 19. yüzyıl Alman tarihçiliğinin kurgusu sayılıyor, mülk şartı Marius'tan çok önce zaten aşınmıştı ve mülksüz yurttaşların alınması süreklilik kazanmış bir düzenleme değil, Iugurtha Savaşı için başvurulmuş geçici bir çözümdü. Değişim tek bir kararla değil, onlarca yıla yayılarak oldu.

Jül Sezar'ın Yükselişi

Cumhuriyet'i bitiren şey bir ordu değil, bir adamdı: Galya'yı kanla Roma'ya katan, Rubicon'u tek lejyonla geçen ve sonunda kendisini öldürecek adamların neredeyse hepsini bizzat affetmiş olan Julius Caesar.

Gri taştan bir büst: kısa saçlı, çökük yanaklı, uzun boyunlu, kırışık alınlı yaşlıca bir adam; bakışları yana dönük.
Tusculum portresi — Caesar'ın bilinen tek çağdaş büstü, yani onu görmüş birinin elinden. Filmlerdeki muzaffer çeneyi değil, yorgun ve zayıf bir adamı gösteriyor.Ángel M. Felicísimo · kamu malı
🤝

Triumvirlik

Sezar, Pompeius ve Crassus ile üç kişilik iktidar paylaşımı kurdu. Galya fethi ve Britannya işgali bu dönemde gerçekleşti.

↓
🌊

Rubicon

Crassus'un ölümü ve Pompeius ile görüş ayrılığının ardından Sezar, generallere yasak olan Rubicon Nehrini ordusuyla geçerek iç savaş başlattı.

↓
⚔️

Pharsalus

Pompeius Yunanistan'a kaçtı ve Pharsalus'ta Sezar'a yenildi. Mısır'da yeni ordu kurmak isterken karaya çıktığı an kafası kesildi.

↓
🗡️

Diktatörlük

Roma'nın tek hâkimi olan Sezar, eski destekçisi Marcus Junius Brutus ve diğer senatörler tarafından suikaste uğrayarak öldürüldü.

↓
👑

Augustus

Sezar'ın vasiyetle evlat edindiği yeğeninin oğlu Octavius Augustus, Brutus'u devlet düşmanı ilan etti. Antonius'la birlikte topladıkları on dokuz lejyonla Philippi'de Brutus ve Cassius'u yendiler; sonucu belirleyen Antonius oldu, Octavianus hasta yatıyordu. Bu zafer imparatorluğun kapısını araladı.

Önemli İsimler

⚔️
MÖ 753

Romulus

Kurucu Kral

Roma'nın efsanevi kurucusu. Kardeşi Remus ile dişi kurt tarafından büyütüldükten sonra şehri kurdu ve ilk kral oldu.

🦅
MÖ 49

Julius Caesar

Diktatör

Galya'yı fethetti, Rubicon Nehrini geçti ve Roma'nın tek hâkimi oldu. MÖ 44'te Brutus tarafından suikaste kurban gitti.

🗡️
MÖ 44

Brutus

Senatör / Katil

Caesar'ın affettiği senatör. Komployu örgütleyen Cassius'tu; Brutus'un kattığı şey itibarı ve cumhuriyeti kurtarma gerekçesiydi (Plutarkhos, Brutus 8-10). Suikastten sonra Roma'da tutunamadı, Doğu'da ordu topladı ve Philippi'de yenilince canına kıydı.

👑
MÖ 27

Augustus

İlk İmparator

Caesar'ın üvey oğlu değildi: kız kardeşinin torunuydu ve Caesar onu vasiyetinde evlat edinip ana mirasçı ilan etti. MÖ 27'de olağanüstü yetkilerini resmen Senato'ya ve Roma halkına geri verdi; Senato yetkiyi ona iade edip onu “Augustus” adıyla onurlandırdı. İmparatorluk bu devir töreniyle kuruldu ve Roma'nın en parlak çağı onunla başladı.

🔥
MÖ 73

Spartaküs

Köle Lideri

Capua'daki gladyatör okulunda yaklaşık yetmiş arkadaşını ayaklanmaya ikna etti. Peşine kaçak köleler ve tarlalardan gelen yoksullar takıldı; ordusu on binleri buldu, önce praetor sonra konsül ordularını üst üste yendi.

🛡️
MÖ 48

Pompeius Magnus

General / Rakip

Triumvirliğin ortağı. Sezar ile ayrılınca Pharsalus'ta yenildi, Mısır'a kaçtı ve karaya çıktığı an öldürüldü.

MÜTTEFİKLER · MÖ 338 – MS 212

Roma neden bu kadar büyüdü?

Roma fethettiği toplulukları sömürge yapmak yerine kendi gövdesine ekledi. Yenilen şehir ya yurttaşlık aldı, ya oy hakkı olmayan bir ara statü, ya da vergi yerine asker veren bir müttefiklik. Antik imparatorluklar yendiğinden çoğunlukla vergi alırdı; Roma İtalya'daki müttefiklerinden asker aldı. Fetih toprak kazandırıyordu; bu sistem o toprağı elde tutuyordu.

Bu sistemin kuruluş tarihi MÖ 338. Latin şehirleri Roma'ya karşı savaşı kaybetmişti; Roma onları yıkmak yerine tek tek tasnif etti. Livius'a göre Lanuvium tam yurttaşlık aldı ve Juno Sospita'nın tapınağıyla kutsal korusu Roma halkıyla Lanuvium'da oturanların ortak malı sayıldı; Aricia, Nomentum ve Pedum aynı hukukla alındı; Tusculum elindeki yurttaşlığı korudu, savaşın suçu şehrin tümünden alınıp birkaç kişinin sırtına yıkıldı; Antium'a yeni koloniciler yollandı, savaş gemileri elinden alındı ve bir daha gemi edinmesi yasaklandı. Üst üste isyan eden Velitrae ise cezalandırıldı: surları yıkıldı, senatosu Tiber'in öte yakasına sürüldü, nehrin bu yakasında yakalanana 1.000 as para cezası kondu (Ab Urbe Condita 8.14). Üçüncü kategori de aynı bölümde, Livius'un kendi terimiyle geçiyor: oy hakkı olmayan yurttaşlık, civitas sine suffragio. Latinlerin yanına geçmeyi reddettiği için Capua, Capua'yla aynı hukuka bağlanan Cumae ve Suessula, ayrıca topraklarından geçen yol her zaman güvenli kaldığı için Fundi ile Formiae bu statüyü aldı. İçeriği yarım bir yurttaşlıktı: Romalılarla yasal evlilik ve ticaret var, oy ile memuriyet yok. Makalenin başında Roma'nın çevresindeki toplulukları bünyesine kattığını okudunuz; katma işleminin hukuki adları bunlardı. Gelgelelim Livius'un bu derli toplu ödül-ceza tablosuna modern tarihçiler şüpheyle bakar. Owen Stewart tablonun en basit hâlinin ayakta durmadığını savunur: Livius'un Roma seçme hakkına yaklaşımı anakronik ve tutarsızdır, statü farkını şehirlerin geçmiş davranışından çok dil ve kültür farkı açıklıyor olabilir (Antichthon 51, 2017).

Müttefiklerden vergi alınmadı. Alınan şey askerdi. Roma tarihçisi Bret Devereaux bunun antik dünya için son derece sıra dışı olduğunu vurgular: o çağın imparatorluk düzenleri neredeyse her zaman bir tür vergi ya da haraç koyardı. Yükümlülük formula togatorum denen bir listeye bağlıydı; ne var ki listenin tam biçimi bilinmiyor — her topluluğun vereceği adamın sabit bir sayısı mı yazılıydı, bir oran mı, kademeli bir ölçek mi, hâlâ tartışılıyor. Kesin olan şu: müttefik askerini kendi donatıyor, parasını kendi ödüyordu; Roma yalnızca tahılı karşılıksız veriyordu. Bu, Roma'nın hiç vergi almadığı anlamına gelmez — İtalya dışındaki eyaletler vergiye bağlanacaktı; İtalya'nın içinde alınan şey adamdı. Havuzun boyu MÖ 225'te ölçüldü: bir Galya akını korkusuyla İtalya'da silah tutabilecek herkes sayıldı ve Polybios'un aktardığı toplam 700.000'den fazla yaya ile 70.000 atlı oldu. Bunun 250.000 yayası ile 23.000 atlısı Romalılar ve Campanialılardı; Latinler 80.000 yaya ve 5.000 atlı, Samnitler 70.000 yaya ve 7.000 atlı veriyordu (Historiai 2.24). Yani havuzun çoğunluğu Roma'nın kendi yurttaşları değildi. Polybios listeyi neden verdiğini de yazar: Hannibal'in üzerine yürümeye cesaret ettiği gücün ne olduğu görülsün diye. Sayıya ihtiyatla bakmak gerekir; listeyi nasıl derlediği bilinmiyor ve rakamlar modern tarihçiler arasında hâlâ tartışılıyor.

Mekanizma dışarıdan da görünüyordu. MÖ 280'de, Heraklea'daki zaferinin ardından Epeiros kralı Pirus barış görüşmesi için elçisi Kineas'ı Roma'ya yolladı. Kineas döndüğünde Senato'yu 'birçok kralın kurulu' diye anlattı; ordu içinse Roma'ya karşı savaşmanın 'bir Lerna hydrası'yla dövüşmek olabileceğinden korktuğunu söyledi, çünkü konsül daha önce karşılarına çıkanların iki katı askeri çoktan toplamıştı (Plutarkhos, Pyrrhus 19.5; İngilizce çeviri Bernadotte Perrin, Loeb 1920 — Türkçesi bu çeviriden). Statü ayrıca ihraç edilebilir bir şeye dönüştü. Latin hakkı (ius Latii) başta gerçek Latinlerin hakkıydı, sonra Roma'nın kurduğu kolonilerin statüsü oldu: Romalı yurttaşlarla yasal evlenme (ius connubii), Roma'da Roma hukuku altında ticaret (ius commercii), bir de en tartışmalı olanı — Roma topraklarına göçüp yurttaş olma hakkı (ius migrationis). Fiyatı da vardı: Latin kolonisine yazılan bir Romalı, Roma yurttaşlığını kaybediyor ve karşılığında ius Latii alıyordu. Koloniler rastgele yerlere değil, yolların üzerine dizildi. Makalenin fotoğrafında taşlarını gördüğünüz Via Appia MÖ 312'de, İkinci Samnit Savaşı sürerken Roma'yı Capua'ya bağladı; amacı orduyu hızlı toplamak ve ikmalini aksatmadan sürdürmekti. 2025'te yayımlanan yüksek çözünürlüklü Itiner-e veri kümesinde de tarihi bilinen en eski yol odur: Roma–Capua arasındaki Via Appia, MÖ 312. Yol lejyonu taşıyordu, koloni yolu tutuyordu, yurttaşlık koloniyi tutuyordu.

Sistem iki yönden sınandı. İlk sınav Hannibal'di ve saldırısını doğrudan ittifaka yöneltti: Trasimene'den sonra esirleri ayırdı, Romalıları zincire vurdu, müttefiklerden olanları fidye almadan salıverdi (Livius 22.7). Mesaj açıktı — kavgası İtalya'yla değil Roma'yladı. Kısmen işledi de: MÖ 216'da, Cannae'nin ardından müttefiklerin yaklaşık üçte biri Hannibal'in tarafına geçti. Ama Hannibal Cannae'den sonra İtalya'da on üç yıl daha kaldı — MÖ 203'te Afrika'ya geri çağrıldı — ve ittifakın gövdesini kıramadı. Yük yine de ağırdı: MÖ 209'da Roma'nın otuz kolonisi vardı ve on ikisi — Ardea, Nepete, Sutrium, Alba, Carseoli, Cora, Suessa, Circeii, Setia, Cales, Narnia, Interamna — konsüllere artık ne adam ne para verebileceğini bildirdi (Livius 27.9). Dikkat edin: bu on iki koloni taraf değiştirmedi, tükendiğini söyledi; kalan on sekizi vermeye devam etti. Yirmi yıl sonra baskı ters yönden geldi. MÖ 187'de Latin müttefikler kendi nüfuslarının Roma'ya göçüp orada sayıma yazıldığından şikâyet etti; praetor Quintus Terentius Culleo bunları bulmakla görevlendirildi ve 12.000 Latin evine geri gönderildi (Livius 39.3). Bu sahnenin okunuşu tartışmalıdır. Yaygın yorum, göçenlerin yurttaşlığı çoktan kazandığı, dolayısıyla Roma'nın kendi hukukunu çiğnediğidir. Altay Coşkun ise tersini savunur: Latinlerin böyle otomatik bir göç hakkı (ius migrandi) yoktu, sayım kütüğüne yazılmak onları yurttaş yapmıyordu; hâlâ yabancı sayıldıkları için devlet gerek gördüğünde onları çıkarabiliyordu. Hangi okuma doğruysa sonuç aynı: göç kapısı müttefik şehrin asker sayısını eritiyordu ve Roma o kapıyı daralttı.

Asıl kopuş MÖ 91'de geldi: İtalyan müttefikler yurttaşlık için Roma'ya karşı savaştı. Savaş askeri olarak Roma'nın lehine bitti, ama istenen şey yine de alındı — sırası şöyleydi: MÖ 90'daki lex Iulia ödülü ayaklanmaya katılmayıp ittifakta kalan topluluklara verdi; ayaklananlar ise MÖ 89'daki lex Plautia Papiria ile, altmış gün içinde silah bırakıp başvurma koşuluyla içeri alındı. Appianos gerekçeyi de yazar: yurttaşlık, hepsinin en çok istediği tek şeydi. Yine de eşitlik değildi. Appianos'a göre yeni yurttaşlar mevcut otuz beş kabileye yazılmadı — seçimlerde eskileri geçmesinler diye en son oy veren on yeni kabileye kondu; çoğunluk ilk oy veren otuz beşten çıktığı için oyları çoğu zaman işe yaramadı (İç Savaşlar 1.49). Şu kadarı var ki bu 'on yeni kabile' sayısı modern tarihçilerde tartışmalıdır. Makalenin MÖ 88 sahnesi tam buraya bağlanır — Sulla'nın altı lejyonla şehre yürüdüğü ordu o müttefik savaşından kalan ordu, tribün Sulpicius'la kavgasının konusu da yeni yurttaşların kabilelere nasıl dağıtılacağıydı (Appianos 1.55-57). Sistem MS 212'de mantıksal sonuna vardı: Caracalla imparatorluktaki özgür insanları yurttaş ilan etti — fermanın elimizdeki tek nüshasında dediticii denen bir grubun dışarıda bırakıldığı okunur, ama o satır bir tamamlamaya dayanıyor. Çağdaşı Cassius Dio kararı onura değil vergiye bağlar: sözde onurlandırıyordu, asıl amacı geliri artırmaktı, çünkü yabancılar bu vergilerin çoğunu ödemiyordu (Roma Tarihi 78.9.4). Karşılaştırma için Atina: Aristoteles'e atfedilen Atinalıların Devleti'ne göre Antidotos'un arkhonluğunda — MÖ 451/450 — yurttaş sayısı çok olduğu için Perikles'in önerisiyle yurttaşlık, ana ve babasının ikisi de yurttaş olanlara kapatıldı. Atina kalabalıklaştıkça kapıyı kıstı; Roma büyüdükçe açtı. Ayıran şey iyilik değildi — yendiğini dışarıda tutmanın uzun vadede pahalı olduğunu erken fark etmesiydi. Yurttaşlığın kime ne verdiğini ve kimi dışarıda bıraktığını, makalenin 'Roma'da kim yurttaştı, kim değildi?' bölümü ayrıntısıyla açıyor.

MÖ 215'te bir kral bunu fark etti
Makedonya kralı V. Philippos, savaşta nüfus kaybeden Thessalia'daki Larisa'ya yurttaşlığı genişletmesi için yazdığı mektupta Roma'yı örnek gösterdi: Romalılar kölelerini azat ettiklerinde onları bile devlete alıyor ve memuriyetlerden pay veriyor; böylece hem kendi atalarının yurdunu büyüttüler hem de 'yetmişe yakın yere koloni gönderdiler'. (Larisa yazıtı, IG IX.2 517 = Syll.³ 543. Taşta Philippos'un iki mektubu var; bu pasaj İKİNCİ mektupta — saltanatının 7. yılı, Gorpiaios'un 31'i, yani MÖ 215; ilk mektup MÖ 217. İngilizce çeviri Bagnall–Derow, The Hellenistic Period: Historical Sources in Translation, belge 32 — Türkçesi bu çeviriden.) Philippos'un bilgisi tam doğru değildi: azatlılar yurttaş olabiliyordu ama memuriyet alamıyorlardı; derlemenin editör notuna göre yetmiş sayısı da hangi hesapla bakılırsa bakılsın fazla. Yanlışları bile bir şey gösteriyor: mekanizma dışarıdan görülüyor, hatta gıpta ediliyordu.
PÖN SAVAŞLARI · MÖ 264-146

Roma Akdeniz'i nasıl aldı?

Roma Akdeniz'i üç savaşta aldı: Kartaca ile MÖ 264-241, 218-201 ve 149-146'da çarpıştı. Kazandıran şey tek bir muharebe değil, yenilgiyi karşılama kapasitesiydi. MÖ 146'da Kartaca yerle bir edildi. Savaş bittiğinde Roma'nın elinde İtalya dışındaki ilk kalıcı eyaleti, denizaşırı bir yönetim düzeni ve bir yıla sığmayan komutanlıklar vardı.

Üç savaşın kendi ayrıntısı — filo, filler, Alpler, Cannae — Kartaca'nın hikâyesidir ve bu sitede Kartaca makalesinde anlatılıyor. Roma tarafında başka bir soru duruyor: Roma her yenilgiden sonra yeni orduyu nereden buluyordu? Polybios cevabı bir liste ile verir. Liste aslında Hannibal için tutulmamıştı: MÖ 225'te Alpler'i aşan Galyalılar İtalya'ya girince Roma, silah taşıyabilir erkeklerin dökümünü çıkarmıştı. Polybios bu dökümü, Hannibal'ın ne kadar büyük bir güce saldırmaya cesaret ettiği görülsün diye aktarır (Tarihler 2.24.1): yedi yüz binden fazla piyade, yetmiş bin atlı (2.24.16). Listenin asıl anlamı toplamda değil dizilişinde: Latinler, Samnitler, Iapygler ve Messapialılar, Lucanialılar, Marsiler ayrı ayrı sayılır (2.24.10-15). Roma'nın gücü kendi yurttaş sayısı değil, İtalya'yı bağladığı antlaşma ağıydı. Aynı paragrafın sonunda Polybios, Hannibal'ın İtalya'ya yirmi binden az adamla girdiğini yazar (2.24.17). Rakamlara ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor: Livius'un özeti aynı Galya seferberliği için 800.000 asker der (Periochae 20.8-9) — yani antik kaynak kendi içinde bile yuvarlıyor. Modern demografi İtalya'nın nüfus tahminlerini hâlâ bu listeye dayandırır; listenin nasıl derlendiği ise tartışmalıdır.

Ağın nasıl çalıştığı MÖ 216'da Cannae'den sonra görüldü. Livius'a göre Roma on yedi yaşını geçmiş gençleri, hatta henüz çocuk sayılanların bir kısmını yazdı; bunlardan dört lejyon ve bin atlı kuruldu. Özgür insan yetmeyince yeni bir askere alma yolu açıldı: devlet parasıyla sekiz bin sağlam köle genç satın alınıp silahlandırıldı ve her birine önce hizmet etmek isteyip istemediği soruldu. Livius bölümü çarpıcı bir cümleyle kapatır: köle askerler, düşmanın elindeki esirleri daha az paraya geri satın alma imkânı varken tercih edildi (Roma Tarihi 22.57). Yani Roma bilerek pahalı olanı seçti. Devamı hemen sonraki bölümlerde: Hannibal, Cannae'de tuttuğu Romalı esirler için fidyeyi konuşmaya Carthalo'yu yollayınca Senato onu dinlemeden geri çevirdi ve esirleri geri almayı reddetti (22.58-61). Roma o yıl kazandığı bir muharebeyle değil, kaybettiğini yerine koyma ve pazarlığı reddetme kapasitesiyle ayakta kaldı.

Savaşın kalıcı ürünü topraktı. MÖ 241 barışı Kartaca'yı Sicilya'nın tamamından çıkardı; ada Roma'nın İtalya dışındaki ilk kalıcı eyaleti oldu. Ama adanın tamamı Roma'nın olmadı: antlaşmanın maddelerinden biri, Kartacalıların Siraküza kralı Hiero'ya savaş açmamasıydı (Polybios, Tarihler 1.62.8). Hiero daha savaşın başında Roma'nın tarafına geçmişti (1.16) ve krallığı MÖ 212'ye kadar bağımsız kaldı. Barışı yumuşak sanmamak gerekir: ilk şartlar Roma'ya gidince halk antlaşmayı kabul etmedi, gönderilen on kişilik kurul şartları ağırlaştırdı — tazminatın ödeme süresi yarıya indirildi, üstüne bin talent eklendi, Sicilya ile İtalya arasındaki bütün adaların boşaltılması istendi (1.63). Sardinya ile Korsika arkasından geldi. Roma'nın kurumları bunu taşıyacak biçimde kurulmamıştı — iki konsül ve bir yıllık görev süresi, denizin ötesinde işlemiyordu. Livius'un özeti değişimi iki satırda verir: MÖ 242'de ilk kez iki praetor seçildi, MÖ 227'de praetor sayısı ikiye katlanıp dörde çıktı (Periochae 19.10 ve 20.7). Yeni görevlilerin nereye baktığını söyleyen antik kaynak çok geç bir kaynaktır: MS 3. yüzyıl dolaylarında yazan Solinus, MÖ 227'de kura ile Sardinya'ya M. Valerius'un, öteki adaya C. Flaminius'un praetor olarak düştüğünü yazar (Collectanea 5.1). Appianos ise praetor yollamanın MÖ 241'de başladığını söyler; kaynaklar bu noktada birbirini tutmaz ve düzenli valiliğin ne zaman başladığı modern literatürde hâlâ tartışmalıdır. Yüz yetmiş yıl sonrasının tanığı Cicero, Sicilya'nın tahıl düzenini anlatmaya üç başlık sayarak girer: onda bir vergisi, satın alınan tahıl, değer biçilen tahıl (Verres'e Karşı 2.3.12).

Bir başka şey de zorlandı: görev süresi. Yetkinin bir yılı aşması Pön Savaşları'nın buluşu değildi — MÖ 327'de konsül Quintus Publilius Philo'nun komutası, Palaepolis kuşatması sürerken halk kararıyla uzatılmıştı; Livius o konsüllükte daha önce hiç olmamış iki şey sayar: komutanın uzatılması ve görevi bıraktıktan sonra kutlanan triumphos (Roma Tarihi 8.23 ve 8.26). Denizaşırı savaşın yaptığı şey bu istisnayı sıradanlaştırmaktı. MÖ 211'de İspanya'daki iki Scipio yirmi dokuz gün arayla ölünce Senato yerlerine kimi koyacağını bulamadı ve iş halk oyuna bırakıldı (25.36; 26.18). Livius'a göre Campus Martius'ta aday çıkmadı; sonunda ölen kumandanın oğlu, henüz yirmi dört yaşındaki Publius Cornelius Scipio bir yükseltiye çıkıp adaylığını açıkladı ve oylamada tek bir aykırı oy çıkmadı (26.18). Yirmi dört, Livius'un verdiği yaştır; modern kronolojide Scipio'nun doğum yılı MÖ 236 ile 234 arasında tartışılır. Roma böylece ne konsüllük ne praetorluk yapmış bir yurttaşa, halk oyuyla prokonsül yetkisi vermiş oldu. Olağanüstü olan, olağan hâle gelmenin ilk adımıydı: bir generalin lejyonlarını Roma'nın üzerine yürüttüğü kopuş bu zeminde durur. Appianos uzun askerliğin faturasını da yazar — yurttaş çiftçi yoksulluk, vergi ve askerlik altında eriyor, boşalan toprağı zenginler köle emeğiyle işliyordu (İç Savaşlar 1.7).

MÖ 146 Roma için çift yıldır. Scipio Aemilianus Kartaca'yı aldı (Livius, Periochae 51.3); aynı yıl konsül Lucius Mummius, Senato'nun emriyle Korint'i yıktı — aynı özet gerekçeyi de yazar: Roma'nın elçilerine orada kötü davranılmıştı (52.4). Pausanias'a göre kentte bulunanların çoğu kılıçtan geçirildi, kadınlarla çocuklar köle olarak satıldı, en beğenilen adaklarla sanat eserleri götürüldü (Yunanistan'ın Tasviri 7.16.8). İki kaynak aynı adam için iki ayrı şey söyler: Livius'un özeti, o eserlerden hiçbirinin Mummius'un evine girmediğini kaydeder (52.5) — yağma devlet adınaydı, kişisel değildi. Yüz yıl kadar sonra Romalı tarihçi Sallustius bu zaferi bir kayıp olarak okudu: "Kartaca yıkılmadan önce Roma halkı ile Senatosu devleti birlikte, sakin ve ölçülü yönetiyordu. Yurttaşlar arasında ne şan ne iktidar kavgası vardı; düşman korkusu devletin iyi huylarını koruyordu." (Sallustius, Iugurtha Savaşı 41.2; İngilizce Loeb çevirisi J. C. Rolfe, Türkçesi bu makaleye ait.) Korku kalkınca taşkınlık ve kibir geldi, diye sürdürür (41.3). Sallustius'un kendisi de çöküşü tek bir yıla oturtmaz: aynı bölümün ilk cümlesinde parti ve hizip düzeninin Roma'da bundan birkaç yıl önce, yani anlattığı Iugurtha Savaşı'ndan birkaç yıl önce doğduğunu yazar (41.1). Yani en sert ahlakçı okumada bile MÖ 146 bir düğme değil, uzun bir aşınmanın başlangıcıdır. Bu makale ikinci okumayı izliyor: çatlak düşmanın yok olmasında değil, ordunun devlete değil komutanına bağlanmasındaydı.

"Eyalet" önce bir yer değil, bir görev demekti
Latince provincia başlangıçta toprak anlatmıyordu: Cumhuriyet'in orta döneminde sözcük, üst düzey bir magistratusa — konsüle ya da praetora — düşen görev alanı demekti. Sicilya'dan sonra aynı sözcük bir yeri ve orada oturan Roma valisini de anlatmaya başladı. Roma'nın imparatorluğu, imparatorlardan önce bu sözcüğün içinde doğdu.
LEJYON

Roma ordusu nasıl çalışıyordu?

Roma ordusu, savaş alanında parçalara ayrılabilen bir makineydi: gücü tek tek askerlerde değil, tekrarlanabilir düzendeydi. Polybios'un anlattığı lejyonda ağır piyade yaşa göre bölünür, her hat on bölüğe ayrılır, her bölüğe iki subay verilirdi. Kohort ise bir reformla değil, onlarca yılda geldi. Asker konakladığı her yerde ordugâh kazıyordu. Ücretini devletten alıyordu, terhis toprağını komutanının siyasi gücünden.

Cumhuriyet'in lejyonu bir duvar değil, bir ızgaraydı. Polybios'un MÖ 2. yüzyılda yazdığı şemaya göre lejyon 4.200 piyade taşır, olağanüstü tehlikede 5.000'e çıkar, yanına 300 süvari alır (Tarihler 6.20.8-9). Piyade yaşa göre bölünür: en yaşlı 600 kişi triarii, olgunlar 1.200 principes, gençler 1.200 hastati; geri kalan en gençler ise bir savaş hattı değil, üç ayak çapında yuvarlak bir kalkanla önde çarpışan hafif birliktir, velites (6.21.7-9 ve 6.22). Velites'in 1.200 kişi olduğu Polybios'ta yazmaz, 4.200'den geriye kalandır. Ağır piyadenin her hattı on bölüğe — Polybios'un deyişiyle ordo, manipulus ya da vexillum — ayrılır ve her bölüğe iki centurio verilir (6.24). Yani sahada otuz ayrı parça, altmış subay vardı; triarii'nin bölükleri de öbürlerinin yarısı kadardı, kabaca altmışa karşı yüz yirmi adam. Bu parçaların birbirine yer açtığı sahneyi anlatan ise Polybios değil Livius'tur: MÖ 340'taki Latin Savaşı'nın ordusunu anlatırken hastati tutunamazsa principes'in bölükleri arasındaki aralıklardan geri çekildiğini, principes de başarısız olursa yavaşça triarii'ye çekildiğini yazar — ve Romalıların bunu bir deyime çevirdiğini: iş iyice kötüye gittiğinde rem ad triarios redisse, yani iş triarii'ye kaldı derlerdi (8.8.9-11). Deyim bugün genellikle res ad triarios rediit biçiminde anılır; Livius'un kendi cümlesi dolaylı anlatımdadır.

Kohort bir kararla değil, alışkanlıkla geldi. Polybios kelimeyi zaten kullanıyor: İspanya'daki Ilipa muharebesinde Scipio'yu anlatırken üç manipulus'luk bir gruptan söz eder ve parantez açar — Romalılar bu piyade kütlesine kohort der (11.23); aynı kitapta dört kohortun sıkı düzende ilerlediğini de yazar (11.33). Ilipa MÖ 206'ya tarihlenir, yani kohort, Marius'un o değişimle anılan ikinci konsüllüğünden (MÖ 104) yüz yıl kadar önce sahadaydı. Adolf Schulten'in 1905-1912 arasındaki Numantia kazılarını, bu kez Schulten'in saha defterleriyle birlikte yeniden değerlendiren Mike Dobson da aynı yeri işaret ediyor: manipulus düzeninden kohort düzenine geçiş MÖ 2. yüzyılın sonlarında ve İspanya'da başladı. Bir önceki bölümdeki Marius notunun dersi burada da geçerli — Roma'nın büyük dönüşümleri bir belgeyle değil, onlarca yılda oluyor. Zaten antik kaynakların Marius'a yazdığı yenilik kohort değil, sancaktır: Plinius, kartalın lejyonun tek alameti hâline gelmesini Marius'un ikinci konsüllüğüne bağlar; ondan önce kartalın yanında kurt, minotauros, at ve domuz da taşınıyordu (Doğa Tarihi 10.16). Bu esnek düzenin kazancı neydi? Yanıtı yine Polybios veriyor, hem de Kynoskephalai'den (MÖ 197) hemen sonra, 6. kitapta verdiği karşılaştırma sözünü tutarak (18.28.1): falanks düzgün ve engelsiz zemin ister — hendek olmayacak, yarık olmayacak, ağaç kümesi olmayacak, sırt ve dere olmayacak (18.31.5). Roma askeri ise silahını kuşandıktan sonra her yere ve her ana uyum sağlar, her yönden gelen saldırıyı karşılar; ordunun tamamıyla da, bir parçasıyla da, manipulus hâlinde de, tek başına da aynı hazırlıkta savaşır (18.32.9-11). Polybios bu karşılaştırmayı yaparken Pyrrhus'u da örnek gösteriyor: Epeiros kralı Romalılarla savaşırken yalnız İtalyan silahlarını değil İtalyan birliklerini de kullanmış, falankstan gelen kohortlarla İtalyan kohortlarını sırayla dizmişti (18.28).

Lejyonun günlük hayatını kılıçtan çok kazma belirliyordu. Polybios'a göre Romalılar araziye göre ordugâh kurmaz: tek bir ordugâh tipi vardır, hiç değişmez ve herkes onu bilir — Yunanlılar ise kazma yükünden kaçındıkları için her seferinde zeminin biçimine uymak zorunda kalır, öyle ki kimse ordugâhta kendi yerinin ya da biriminin yerinin neresi olduğundan emin olamaz (6.42.2-5). Tek tiplilik bir mimari heves değil, hızdı: plan hep aynı olduğu için binlerce adam kimseye sormadan kendi işine gidebiliyordu. Iosephus MS 1. yüzyılda sonucu anlatıyor: çepeçevre dört arşın derinliğinde ve o kadar geniş bir hendek kazılır, duvar tahmin edilenden çok daha çabuk yükselir çünkü çalışan çoktur ve eli alışkındır; ortaya çıkan şey, pazar yeri ve zanaat tezgâhlarıyla birdenbire kurulmuş bir şehri andırır (Yahudi Savaşı 3.5.2). Dört arşın, arşını 45 santim saydığımızda kabaca 1,8 metre eder; metre ölçüsü Iosephus'un metninde yok. Yükü de askerin kendisi taşıyordu. Plutarkhos, Marius'un katırları deyimini iki ayrı şekilde açıklar: ya Marius askerine kendi yükünü taşıtıp kendi yemeğini yaptırdığı için, ya da Numantia'da Scipio'nun teftişinde çok bakımlı bir at ile hepsinden güçlü bir katır çıkardığı için. Hangisinin doğru olduğunu söylemez; ikinci açıklamaya geçerken kendisi de araya kayıt düşer — bazıları bu adın başka bir kökeni olduğunu düşünüyor (Marius 13.1-2).

Bu makineyi ayakta tutan şey, yeminle sopa arasındaki kısa mesafeydi. Asker göreve girerken subaylarına itaat edeceğine ve emirlerini gücü yettiğince yerine getireceğine yemin ediyordu — soyut bir devlete değil, komuta zincirine (Polybios 6.21.1-3). Ödül de aynı zincirden geliyordu, ama net para değildi: Polybios ücreti Yunan okuru için kendi parasıyla yazar, piyade günde iki obolos, centurio iki katı, süvari bir drahmi alır (6.39.12); hemen ardından quaestor'un bu ücretten tahılın, giysinin ve fazladan istenen silahın bedelini kestiğini de ekler (6.39.15). Ceza ise topluluğun eliyle veriliyordu. Tribunus mahkûma sopasıyla dokunur, sonra ordugâhtaki herkes onu döver ya da taşlar (6.37); bir birlik topluca kaçtıysa kura çekilir, kabaca onda biri seçilir, seçilenlere aynı şey yapılır, kalanlar buğday yerine arpa alıp ordugâhın dışında korumasız bir yere kamp kurar (6.38). Iosephus bütün rejimi tek cümleye sığdırmış: “Onların talimlerine kansız savaşlar, savaşlarına kanlı talimler diyen kişi yanılmış olmaz” (Yahudi Savaşı, 3. kitap, 5. bölüm, 1; William Whiston'ın 1737 İngilizce çevirisinden aktarıldı). Bir kaydı da düşmek gerek: bu metinler kuralı anlatır, istatistiği değil. Sopanın ya da kuranın ne kadar sık işletildiğini hiçbiri söylemiyor.

Eksik olan tek parça sondu. Devlet askere ücret ödüyordu ama terhis gününü daimi bir kuruma bağlamamıştı: toprak için her seferinde ayrı bir yasa geçirmek gerekiyordu ve o yasayı geçirecek siyasi ağı olan, seferden dönen komutandı. Appianos'ta bunun çıplak hâli var: tribunus Saturninus, Marius'un kovduğu Kimberlerin aldığı toprakları dağıtacak bir yasa getirir; oylama günü için kırlardan çağırdığı, en çok güvendiği adamlar ise Marius'un ordusunda hizmet etmiş olanlardır (İç Savaşlar 1.29). Sulla'nın lejyonlarıyla Roma'ya yürümesini mümkün kılan zemin buydu — bu makalenin Cumhuriyet bölümünde anlatılan MÖ 88. Augustus aynı sorunu bir muhasebe işi olarak çözdü. MÖ 13'te hizmet süresi sabitlendi — praetorianlar için on iki, diğerleri için on altı yıl — ve askerlerin sürekli istediği toprağın yerine terhiste ödenecek belirli bir para duyuruldu; Dio'ya göre amaç açıktı, asker artık bu yüzden ayaklanmak için bahane bulamayacaktı (54.25.5-6). MS 5'te süre ve tutar yeniden yazıldı: on altı yıl sonunda praetorianlara 20.000, yirmi yıl sonunda diğer askerlere 12.000 sesterz (55.23.1). MS 6'da iş bir kuruma bağlandı: yalnız bu ödemeler için askerî bir hazine kuruldu, gelirini yüzde beşlik bir miras vergisi sağlıyordu (55.25). Augustus bu hazineye kendi kesesinden 170 milyon sesterz koyduğunu yazar; askerlere verdiği topraklar için İtalya'da yaklaşık 600, taşrada yaklaşık 260 milyon sesterz ödediğini, MÖ 7 ile MÖ 2 arasındaki beş konsüllükte memleketlerine yerleştirdiği askerlere de yaklaşık 400 milyon sesterz dağıttığını da (Res Gestae 17 ve 16). Ama bu, sadakatin yerini bordronun aldığı anlamına gelmiyor. Yemin kalkmadı, adres değiştirdi: Augustus ölür ölmez Tiberius'a bağlılık yemini edildi, konsüllerden başlayıp senatoya, orduya ve halka indi (Tacitus, Yıllıklar 1.7). Bordronun huzuru satın almadığı da aynı günlerde görüldü. Pannonia'da ayaklanan lejyonlarda Percennius, otuz kırk seferi yaşlanana ve gövdesi yaralarla sakatlanana kadar çekmekten söz ediyor, günde on ası hayata biçilen bedel sayıyor, giysinin, silahın, çadırın bu paradan çıktığını hatırlatıyor ve tam Augustus'un praetorianlara verdiği şeyi istiyordu: on altıncı yılda bitecek bir hizmet ve peşin ödenmiş bir son (1.16-17). Cumhuriyet'in çözemediği şeyi imparatorluk bir kuruma bağladı; ama kurduğu şey huzur değil, takvimi belli bir borçtu.

Bu düzenli tabloyu kime borçluyuz?
Lejyonun bu temiz şemasını neredeyse tek bir metne borçluyuz: Polybios'un 6. kitabı. Ama Polybios tarafsız bir tutanak tutmuyordu; amacını kendisi yazar — Romalıların elli üç yıldan kısa sürede neredeyse bütün bilinen dünyayı hangi yolla ve nasıl bir yönetim düzeniyle tek bir egemenliğe bağladığını açıklamak (Tarihler 1.1.5). Dobson'ın Numantia kitabını değerlendiren Andrew Erskine tam buraya basıyor: Schulten bir tarihçi olarak fiziksel kanıtı Polybios'la okumuştu, Dobson daha temkinli — yapılar ve hizaları ideal şemaya o kadar kolay oturmuyor; yine de Erskine'e göre Polybios'un anlatısını “eksikleri olsa da düz bir olgu raporu” gibi ele alma eğilimi sürüyor (American Journal of Archaeology, cilt 113, sayı 3 · Temmuz 2009; tırnak içindeki ifade Erskine'in İngilizcesinden çevrildi). Bir de şu var: Livius aynı orduyu anlatmıyor. Onun on beşerli bölükleri, rorarii'si ve accensi'si MÖ 340'taki Latin Savaşı'nın ordusudur ve Livius zaten Makedon tarzı falanksın bırakılıp manipulus düzenine geçildiğini söyler (8.8.3-8). Yani iki şema arasındaki fark bir çelişki değil, iki ayrı yüzyıl — ve düzenin hiç sabit olmadığının kanıtı.
YURTTAŞLIK

Roma'da kim yurttaştı, kim değildi?

Roma yurttaşlığı bir kimlik değil, bir hukuki statüydü. Doğuştan gelebilir, ödül olarak verilebilir, hatta satın alınabilirdi. Yurttaşlık mahkemede korunmak, mülk ve miras bırakmak, oy vermek demekti. Ama statü eşit dağıtılmıyordu: kadınlar yurttaştı ve oy veremezdi, azat edilen köle usulüne uyulmamışsa yurttaş bile olamazdı. MS 212'de statü imparatorluktaki bütün özgürlere açıldı.

Atina'da yurttaşlık kural olarak doğumla belirlenirdi ve MÖ 451/450'de kapı daha da daraldı: Aristoteles'e atfedilen Atinalıların Devleti, Antidotos'un arkhonluğunda Perikles'in önerisiyle "yurttaşlığa, ana ve babasının ikisi de yurttaş olmayan hiç kimsenin kabul edilmemesine" karar verildiğini yazar (26.4; Frederic G. Kenyon'un İngilizce çevirisinden). Atina yurttaşlık verebiliyordu da — ama istisna olarak ve budanmış hâlde: Plataialılara verilen karar onları "bu günden itibaren Atinalı" sayar, sonra hemen kısıtlar; belli soylara ait rahiplikler kapsam dışında kalır ve dokuz arkhonluğa kendileri değil ancak torunları seçilebilir (Demosthenes'e atfedilen 59. söylev 104; Norman W. DeWitt ve Norman J. DeWitt'in İngilizce çevirisinden). Roma ise yurttaşlığı istisna değil araç yaptı: dağıtılabilir bir şey olarak kurdu ve parça parça dağıttı. MÖ 338'de Latin Savaşı bitince Lanuvium tam yurttaşlık aldı; Capua, Fundi ve Formiae ise yurttaşlığın yalnızca özel hukuk tarafını, yani oy hakkı olmayan hâlini aldı (Livius 8.14; Rev. Canon Roberts'ın 1912 İngilizce çevirisinden). Statünün eldeki karşılığı somuttu. Elçilerin İşleri'ndeki sahnede kırbaçlanmak üzere olan Pavlus Romalı olduğunu söyler; komutan "bu yurttaşlığı elde etmek bana büyük bir para tuttu" der, Pavlus "ben ise doğuştan Romalıyım" diye karşılık verir (22:28; NRSVUE çevirisinden) — ve kırbacı hazırlayanlar geri çekilir. Statünün gerçekten satın alınabildiğini Romalı bir kaynak da yazar: Dio Cassius, Claudius döneminde çok kişinin yurttaşlığı "Messalina'dan ve imparatorluk azatlılarından" satın aldığını, fiyatın sonunda doğru kişiye birkaç parça kırık cam vermeye kadar düştüğünü anlatır (60.17; Earnest Cary'nin İngilizce çevirisinden). Yurttaşlık bir aidiyet duygusu değil, kullanılabilir bir kalkandı.

Oy hakkı vardı; oylar eşit değildi. Livius, Servius Tullius'a bağladığı düzeni anlatırken sonucu doğrudan yazar: kademeler getirildi, "böylece görünüşte hiç kimse oy hakkından dışlanmayacak, ama güç önde gelen yurttaşlarda kalacaktı" (1.43; B. O. Foster'ın İngilizce çevirisinden). Düzenin gerçekten Servius'a ait olup olmadığı tartışmalıdır; anlattığı mekanizma ise açıktır. Oy tek tek değil bölükler halinde sayılıyordu: önce atlılar, sonra birinci sınıfın seksen bölüğü çağrılıyordu. Livius'a göre ikinci sınıfa ancak orada anlaşmazlık çıkarsa sıra geliyordu — ve bu nadiren oluyordu. Üsttekiler anlaşırsa alt sınıflara sıra hiç gelmiyordu.

Aynı ölçü yeni yurttaşlara da uygulandı. MÖ 91'de başlayıp 88'e kadar süren savaşta İtalyalı müttefiklerin ne istediği tartışmalıdır. Appianos'a göre elçiler Roma'ya, imparatorluğu kurmakta her biçimde yardım ettikleri hâlde yurttaşlığa kabul edilmediklerini şikâyet etmeye gitmişti; Senato sert bir ret verdi, müttefikler de ordularını topladı (İç Savaşlar 1.39; Horace White'ın İngilizce çevirisinden). Aynı kaynak isteğin kökünü daha geriye götürür: Fulvius Flaccus İtalyalılar arasında "uyruk olmak yerine imparatorluğa ortak olma" isteğini açıkça körüklemişti (1.34). Ama Diodoros'un elimize parça parça geçen 37. kitabı öbür yanı gösterir: isyancılar Corfinium'u kendi başkenti yaptı ve beş yüz üyeli bir senato kurdu (37.2); bastıkları sikkeler devletin adını Latince Italia, Oskça víteliú biçiminde taşır. Yani kaynaklar iki okumayı birlikte besliyor — içine girmek isteyen bir hareket ile Roma'nın yanına ayrı bir devlet kuran bir hareket. Kesin olan, Roma'nın savaşın ortasında kapıyı açması ve açarken tartmasıdır: Appianos, yeni yurttaşların mevcut otuz beş kabileye yazılmadığını, seçimlerde eskileri geçmesinler diye "en son oy veren on yeni kabile" içine konduklarını yazar (1.49). Statü verilmişti, oyun ağırlığı verilmemişti. Sulla'nın ordusuyla Roma'ya yürüdüğü MÖ 88 de bu savaşın son yıllarına denk gelir.

Kadınlar yurttaştı; yurttaşlığın siyasi yarısı onlara kapalıydı. Hukukçu Ulpianus'un kuralı Digesta'ya şöyle girer: kadınlar bütün medeni ve kamusal görevlerden uzak tutulmuştur, bu yüzden yargıç olamaz, memuriyet yürütemez, mahkemede söz alamaz, bir başkası adına araya giremez, vekil olamaz (50.17.2; Latince metinden çeviri). Yasağın sınırı aynı derlemede yazılıdır: kadınlara yasak olan, mahkemede başkaları adına söz almaktı; kendi davası için değil. Ulpianus kuralı, yüzsüzce söz alıp magistratları bezdirdiği söylenen Carfania'ya bağlanan bir edictuma dayandırır (3.1.1.5; Latince metinden çeviri). Yani kadın yurttaş kendi hakkını arayabiliyor, kamusal bir sıfat taşıyamıyordu. Bu, yukarıdaki On İki Levha'nın Beşinci Levhası'ndaki vesayet maddesinde görünen mantığın yüzyıllar sonraki hâlidir: kadın erginleşse bile vesayet altındaydı. Statü ona hukuku veriyordu, siyaseti vermiyordu.

Azatlılar statünün en keskin kenarındaydı. Hukukçu Gaius'un ders kitabına göre azat edilen bir kölenin yurttaş olması üç koşulun bir arada bulunmasına bağlıydı: otuz yaşını geçmiş olmak, sahibinin tam (quiritary) mülkiyetinde bulunmak ve resmî bir yolla — vindicta töreni, sayım kütüğüne geçme ya da vasiyet — serbest bırakılmak. Koşullardan biri eksikse ne olduğunu Gaius'un kendisi yazar: kişi "yalnızca bir Latin" olur (Institutiones 1.17; E. Poste'un İngilizce çevirisinden, 4. baskı, Oxford 1904). Mektupla, tanık önünde ya da yemek masasında serbest bırakılanlara Latini Iuniani deniyordu; Gaius adı da açıklar: "Latin", çünkü statüleri Latin kolonistlerine benzetilmişti; "Iunianus", çünkü özgürlüklerini lex Iunia'ya borçluydular (1.22). Bunlar ne vasiyet bırakabiliyor, ne başkasının vasiyetinden doğrudan pay alabiliyor, ne de vasiyetle vasi atanabiliyordu (1.23); pay alamama yalnızca doğrudan mirasçı ya da vasiyet alacaklısı olmayı kapsıyordu, güven yoluyla dolaylı yararlanmayı değil (1.24). Yani özgürlük ile yurttaşlık Roma'da aynı şey değildi. Çizgi ise bir kuşakta siliniyordu. Horatius bunu kendi ağzından anlatır: babası azatlıydı, herkes bunu yüzüne vuruyordu — ama bir Roma lejyonuna askerî tribün olarak komuta etmişti (Satirler 1.6; C. Smart ve T. A. Buckley'nin İngilizce çevirisinden).

MS 14'te Augustus 4.937.000 yurttaş başı (civium capita) saydırmıştı (Res Gestae 8); MS 212'de bu sayımın anlamı kalmadı. Caracalla'nın fermanı — tek nüshası Mısır'dan çıkan bir papirüste, P. Giss. 40'ta duruyor — Roma dünyasındaki herkese yurttaşlık verir; kölelerin bu herkesin içinde olmadığı açıktır, nitekim Heichelheim'in tamamlamasında aynı yerde köşeli parantez içinde "özgürler" okunur. Papirüsün dokuzuncu satırında bir istisna bulunup bulunmadığı ise tartışmalıdır: Heichelheim 1941'de orada dediticii'yi, yani Roma'ya silah çekip teslim olmuş halkları okur; Alex Imrie'nin 2018 çevirisinde aynı satırda hiçbir istisna yoktur. Gerekçe de tartışmalı. Dio Cassius niyetin onur değil vergi olduğunu yazar: "görünüşte onları onurlandırıyordu, ama asıl amacı bu yolla gelirlerini artırmaktı; çünkü yabancılar bu vergilerin çoğunu ödemek zorunda değildi" (78.9; Earnest Cary'nin İngilizce çevirisinden). Karşı görüşün dayanağı basit: yeni yurttaşların çok azı zengindi, dolayısıyla vergi tek başına açıklama olamaz. Öne sürülen öbür gerekçeler lejyona asker havuzunu genişletmek — lejyoner olmak yurttaşlık gerektiriyordu — ve imparatorla imparatorluk nüfusu arasında doğrudan bir bağ kurmaktır. Gerekçe ne olursa olsun sonuç aynı: Roma, yüzyıllarca ölçüp biçerek dağıttığı statüyü tek bir fermanla herkese verdi.

Tarihsel not: 4.937.000 kimi sayıyor?
Augustus'un verdiği rakamların neyi saydığı bir asırdır tartışılıyor. Karl Julius Beloch (Die Bevölkerung der griechisch-römischen Welt, 1886) sayıların kadın ve çocuklar dahil — bebekler hariç — bütün yurttaş nüfusunu verdiğini savundu; bu okuma uzun süre hâkim görüş oldu. Tenney Frank 1924'te karşı çıktı: Augustus'un sayımını cumhuriyet sayımlarından ayrı bir sisteme göre okumak için sebep yoktur, dolayısıyla civium capita yetişkin erkek yurttaşlardır (Classical Philology 19, 1924, s. 329-341). Elio Lo Cascio 1994'te Frank'in çizgisini yeniden kurup tartışmayı tersine çevirdi (Journal of Roman Studies 84, s. 23-40). Fark küçük değil: Beloch MÖ 28'in 4.063.000'inden İtalya'ya yaklaşık 3.250.000 kişi ayırır; Frank aynı rakamı yetişkin erkek okuyup İtalya'nın toplam nüfusunu yaklaşık 14.000.000 hesaplar. Yani 4.937.000 tek başına bir nüfus değil, bir tartışmanın girdisidir.
KÖLELİK

Roma'da kölelik nasıl işliyordu?

Kölelik Roma'da bir hukuk kurumuydu: köle maldı, sahibinin onun üzerinde —Gaius'un deyişiyle— yaşam ve ölüm yetkisi vardı; Gaius aynı kitapta bu yetkinin MS 2. yüzyılda sınırlandığını da yazar. Statüye savaş, köle ticareti, terk edilmiş bebekler, borç ve köle doğumu sokuyordu. Çıkış da hukuktan geçiyordu: azat yurttaşlık getirebiliyordu, ama yaşa, biçime, vergiye ve üst sınıra bağlıydı.

Köle arzının beş kanalı vardı: savaş, köle ticareti (kaçırma ve korsanlık dâhil), terk edilmiş bebekler, borç ve köle doğumu. En görünür olanı savaştı — Kartaca ile üç savaşın ve Galya seferinin esirleri İtalya pazarına aktı; Walter Scheidel bu aktarımı Roma emperyalizminin bir işlevi sayar: ya doğrudan askerî harekâtla, ya da dolaylı olarak imparatorluk merkezinde biriken sermaye ve genişleyen pazarlarla. Ama hangi kanalın ne kadar taşıdığı antik metinlerden okunamaz; bunu söyleyen Scheidel'in kendisi. Elimizdeki tek araç demografik model ve o model Principatus için tek bir şey söylüyor: köle annelerden doğan çocuklar, terk edilmiş bebekler ile savaş ve köle ticaretinin toplamından fazla katkı yapıyordu — büyük olasılıkla tek tek her kaynaktan birkaç kat fazla. Sayılar ise tartışmalı. Aynı hesaba göre İtalya'daki köle sayısı hiçbir zaman bir ile bir buçuk milyonu geçmedi; oysa MÖ son iki yüzyılda İtalya'ya iki ile dört milyon köle girmişti. Aradaki uçurum yıpranmanın ölçüsü: yılda yüzde 1,5'lik ılımlı bir azalmada bile 1,2 milyonluk bir nüfusu yerinde tutmak yılda 18.000 yeni köle gerektiriyordu. Scheidel bu sayıyı kıtlığın değil tersinin kanıtı sayar — İtalya'da kölelik gerilediyse bunun nedeni arzın tükenmesi değil talebin düşmesidir. Yaygın olarak tekrarlanan "nüfusun yüzde 35'i köleydi" oranı ise ona göre bir olgu bile değil: ifade Keith Bradley'nin (Augustus zamanında İtalya nüfusunun köle oranı "rahatlıkla yüzde 35 diye tahmin edilebilir"), on ikinci dipnottaki karşılık Scheidel'in: "Böyle bir olgu yok."

Borç kanalı bu makalenin kendi levhalarında duruyor, ama levhaların anlattığından iki şey eksik. Birincisi, üçüncü pazar gününde borçluya tek değil iki kapı açılıyordu: ölüm ya da Tiber'in karşısına, yurt dışına satılmak. Yani borcun sonu bazen ölüm değil, köleliğin kendisiydi — borç kanalı tam burada köle kanalına bağlanır. İkincisi, o ünlü "beden parçalara ayrılır" hükmünün gerçekten uygulandığına dair kayıt yok: MS 2. yüzyılda hukukçu Sextus Caecilius, Gellius'un aktardığı tartışmada yasanın sözünü bizzat okuyup ekler — eskiden kimsenin parçalandığını ne okudum ne duydum; ceza tam da ona hiç başvurulmasın diye bu kadar korkunç yazılmıştı. Hüküm MÖ 326'da kırıldı. Livius'un anlattığı olayda babasının borcu için rehin verilen genç Gaius Publilius alacaklısı tarafından soyulup dövülür, sokağa koşup yaralarını gösterir, kalabalık Forum'da ve Senato'nun kapısında toplanır; kararı veren Senato değil halktır — konsüller öneriyi halka götürür ve yasa çıkar: bundan sonra teminat borçlunun malıdır, kendisi değil. Tarih de kesin değil: ikinci bir tarihleme aynı kaldırmayı MÖ 313'e koyar. Ve kapanma tam değildi — aynı Sextus Caecilius kendi gününde "birçok kişinin hüküm giyip zincire vurulduğunu görüyoruz" diyor. Kapanan şey yurttaşın bedeninin baştan teminat gösterilmesiydi; mahkeme kararından sonra borçluya el konması sürdü.

İş, statünün her yerinde aynı şey değildi. Kentte köle bir hekim, zanaatkâr ya da kâtip olabiliyordu; Cicero'nun kâtibi Tiro hem kölesi hem azatlısıydı ve azat edilince efendisinin adını aldı: Marcus Tullius Tiro (azat yılı tartışmalı, MÖ 54 ya da 53). Bağda emek ölçülebilir: Roma tarım kaynaklarında belgelenen en sıkı oran bir bağ kölesine yedi iugerum, yani yaklaşık 1,8 hektar düşürür; daha seyrek oranlar sekiz ya da on iugerum verir. Madende ölçü tamamen değişir. Diodoros, İspanya gümüş madenlerinde çalışan kölelerin sahiplerine inanılması güç gelirler ürettiğini, kendilerinin ise gece gündüz yer altındaki kazılarda bedenlerini tükettiğini, katlandıkları olağanüstü zorluklar yüzünden büyük sayılarda öldüğünü ve gözetmenlerin sopası altında bu hâle katlanmaya zorlandığını yazar. Hepsinin üstünde aynı muhasebe vardı. Cato, çiftlik sahibine neyi satması gerektiğini sıralar: yaşlanmış öküzler, kusurlu sığır, kusurlu koyun, yün, deri, eski araba, eski aletler, yaşlı köle, hastalıklı köle ve gereksiz olan her şey. Köle, listenin ortasında, eski arabayla aynı satırdadır. Makalenin VIII. Levhası da aynı muhasebeyi yasa diliyle yazmıştı: bir kemik kırmanın bedeli özgür kişi için üç yüz as, köle için yüz elli.

Azat (manumissio) resmî olarak üç yolla yapılıyordu: bir magistra önünde tören usulüyle (vindicta), nüfus sayımında ve vasiyetle. Bedava değildi; MÖ 357'deki lex Manlia azat edilen kölenin değerinin yirmide birini, yani yüzde beşini vergi olarak devlete yazdı — adı vicesima. Ama azat kendiliğinden yurttaşlık değildi. Gaius'ta üç koşul birlikte aranıyor: kölenin otuz yaşını doldurması, azat edenin tam mülkiyeti ve resmî azat biçimi. Otuz yaş koşulunu MS 4'teki lex Aelia Sentia koydu; istisnası, danışma kurulu önünde geçerli gerekçe kanıtlanarak yapılan vindicta'ydı. Koşulları tutmayan azatlı arada kalıyordu: Ulpianus'un saydığı üç azatlı sınıfından biri olan Latini Iuniani —adını kendi yasasından, lex Iunia'dan alır— özgürdü ama vasiyet yapamıyor, vasiyetle mal alamıyor, vasiyetle vasi de olamıyordu. Augustus musluğu ayrıca daraltmıştı: MÖ 2'deki lex Fufia Caninia vasiyetle azadı orana bağladı — iki ile on kölesi olan yarısını, on ile otuz arası üçte birini, otuz ile yüz arası dörtte birini, yüz ile beş yüz arası beşte birini azat edebilirdi — ve kaç kölesi olursa olsun kimsenin yüzden fazlasını azat etmesine izin vermedi. Yurttaş olan azatlının oyu da serbest değildi: Cumhuriyet'in sonuna kadar yalnızca dört kentli tribusa yazıldı. Tavan bir kuşakta esniyordu; azatlının özgür doğan oğlu ingenuus sayılıyordu, gens haklarından yoksun olsa bile: Horatius azatlı bir babanın oğlu olduğunu ve bu yüzden herkesin kendisini dilinde gezdirdiğini yazar, aynı dizelerde bir Roma lejyonuna tribunus olarak komuta ettiğini söyler. Yine de azadı kural sanmamak gerekir; Scheidel'in modeli azat sıklığının oldukça düşük olduğunu söylüyor.

Spartaküs bu makalede tek bir kartta duruyor; bağlamı burasıdır. MÖ 73'te Capua'da Lentulus Batiatus'un gladyatör okulundaki —çoğu Galyalı ve Trakyalı— kölelerden iki yüzü kaçmayı planladı; plan ihbar edilince kaçmayı başaran yetmiş sekizi mutfaktan kaptıkları satır ve şişlerle dışarı çıktı. Sayı kaynağa göre değişir: Plutarkhos yetmiş sekiz yazar, Appianos "yaklaşık yetmiş". Sonrası büyüdü — Appianos'ta ordu yetmiş bine, sonra yüz yirmi bin piyadeye çıkar; önce praetorlar, ardından konsüller yenilir. Ama elimizdeki iki ana anlatıda amaç köleliği kaldırmak değil, hatta iki anlatı amacın ne olduğunda da anlaşmıyor. Plutarkhos'ta Spartaküs Roma'yı yenemeyeceğini görüp orduyu Alpler'e yürütür, herkes memleketine —kimi Trakya'ya, kimi Galya'ya— dönsün ister; adamları dinlemez ve İtalya'yı yağmalar. Appianos'ta ise yüz yirmi bin piyadeyle Roma'nın üzerine yürür, sonra kentin savunucularına henüz denk olmadığını görüp fikir değiştirir. İkisinin ortak noktası, kurumun kaldırılmasını hiç yazmamaları: "köleliği bitirmek için savaştı" cümlesi antik metinlerin değil, sonraki okumaların cümlesidir. Savaş Crassus'la bitti; Appianos altı bin esirin Roma ile Capua arasındaki yol boyunca çarmıha gerildiğini yazar. Spartaküs ilk de değildi: MÖ 135 dolayında Sicilya'da dört yüz köle önderleri Eunus'la Enna'yı ele geçirmişti ve Diodoros sebebi açıkça yazar — sahipleri onlara ne gerekli yiyeceği ne giyeceği veriyordu, çoğu bunları elde etmek için çalmak zorunda kalıyordu.

Tek çatı altında dört yüz köle
MS 61'de kent valisi (praefectus urbi) Pedanius Secundus kendi kölelerinden biri tarafından öldürüldü. Tacitus iki olası sebep yazar: adam özgürlüğünün bedelini kararlaştırmış ama alamamıştı, ya da sahibiyle aynı kişiyi istiyordu. Eski usul aynı çatı altında yaşayan bütün köle takımının idama götürülmesini gerektiriyordu. Senato'da Cassius Longinus toptan cezayı savundu ve idam yönünde oy verenler kazandı; kalabalık taş ve meşalelerle toplanıp hükmün uygulanmasını engelleyince Nero mahkûmların götürüleceği yolu askerle çevirtti. Cingonius Varro aynı çatıdaki azatlıların da İtalya'dan sürülmesini istedi; Nero buna izin vermedi. Dikkat: Tacitus kaç kişinin öldüğünü yazmaz. "Dört yüz" sayısı Cassius'un konuşmasından gelir — Pedanius'u dört yüz köle bile korumadıysa kim güvende olabilir? Scheidel bu dört yüzün salt sembolik bir sayı olabileceğini hatırlatır. Sembolik olmayan şey, tartışmanın hukuki mantığı: ev halkı toptan sorumluydu.
III · MÖ 27 – MS 476

Roma İmparatorluğu

Romalı imparatorlar kendilerini orbis terrarum'u (tüm dünyayı) yönettiklerini söylüyor, yalnızca en güçlü tanrıları Jüpiter'e hesap verdiklerini düşünüyorlardı.

Roma İmparatorluğu, Akdeniz bölgesinin en güçlü devletiydi. Adalet sistemi ve güçlü iaşe düzeniyle çevre devletlere örnek oldu.

Havadan çekilmiş fotoğraf: dört katlı kemerlerden oluşan devasa eliptik amfitiyatro; üst kısmı yer yer yıkık, arkasında Forum harabeleri ve modern şehir.
Colosseum — MS 72'de Vespasianus başlattı, MS 80'de oğlu Titus açtı. Arkasındaki harabeler Forum: Roma'nın kalbi.Wilfredor · CC0
50.000 seyirci kapasitesi80 kapı girişiMS 72 – 80: sekiz yılda inşa edildi

Pax Romana — Roma Barışı MÖ 27 – MS 180

Augustus ile başlayan yaklaşık 200 yıllık bu dönem, Akdeniz dünyasının görece barış, istikrar ve refah yaşadığı çağdır. Akdeniz artık tümüyle Roma'nın iç denizi — Mare Nostrum (Bizim Deniz) — olmuştu. Güvenli yollar ve ortak para birimi sayesinde ticaret ve para ekonomisi patladı, şehirler büyüdü ve Roma'nın nüfusu bir milyonu aştı.

Beyaz mermer heykel: zırhlı bir adam ayakta, sağ kolunu ileri kaldırmış konuşur gibi; zırhında kabartma sahneler, ayağının dibinde yunus üstünde küçük bir çocuk figürü, çıplak ayak.
Augustus, Prima Porta heykeli. Kırk yaşını geçmişken kendini böyle, hiç yaşlanmayan bir genç olarak yontturdu — ve çıplak ayakla: Romalılar bunu tanrılar için yapardı.Till Niermann · kamu malı

İmparatorlar Galerisi

👑
MÖ 27 – MS 14

Augustus

İlk İmparator

Pax Romana'yı başlattı. Suetonius, onun kenti tuğladan devralıp mermer bıraktığıyla haklı olarak övünebildiğini yazar (Divus Augustus 28,3) — Suetonius'ta bu bir replik değil, dolaylı aktarımdır.

🔥
MS 54 – 68

Nero

Tiran İmparator

MS 64'teki Büyük Roma Yangını onun döneminde yaşandı; suçu Hristiyanlara attı. Zorbalığıyla anılır.

🏟️
MS 69 – 79

Vespasianus

Flavius Hanedanı

Flavius hanedanını kurdu ve Colosseum'un (Flavius Amfitiyatrosu) inşasını başlattı.

🗺️
MS 98 – 117

Traianus

En Geniş Sınırlar

İmparatorluğu tarihteki en geniş sınırlarına ulaştırdı. "Optimus Princeps" (En İyi İmparator) unvanını aldı.

🧱
MS 117 – 138

Hadrianus

Surların İmparatoru

Britanya'da kuzey kabilelere karşı Hadrianus Surları'nı yaptırdı; sınırları sağlamlaştırmaya öncelik verdi.

📜
MS 161 – 180

Marcus Aurelius

Filozof İmparator

Stoacı filozof; kendine tuttuğu notları Latince değil Yunanca yazdı ve esere bir ad vermedi — Yunanca gelenekteki adı Tà eis heauton, 'Kendisine'. Bugünkü "Düşünceler" adı sonraki basımlardan gelir. Ölümüyle Pax Romana sona erdi.

⚖️
MS 284 – 305

Diocletianus

Bölen İmparator

İmparatorluğu yönetilebilir kılmak için dörtlü yönetime (Tetrarşi) ayırdı; doğu-batı bölünmesinin temelini attı.

✝️
MS 306 – 337

Konstantin

Hristiyan İmparator

Hristiyanlığı serbest bıraktı (Milano Fermanı, MS 313) ve başkenti Byzantion'a (Konstantinopolis) taşıdı.

Roma'nın Mühendislik Mirası

🛣️

Yollar

400.000 km'yi aşan yol ağı, bunun 80.500 km'si taş döşeli; bazı ana yolların güzergâhı bugün hâlâ kullanılıyor. "Bütün yollar Roma'ya çıkar" sözü ise Romalıların değil — bilinen en eski yazılı hâli ortaçağdan, Alain de Lille'den (y. 1175).

💧

Su Kemerleri

Akvedüktlerle şehirlere kilometrelerce uzaktan temiz su taşındı; çeşmeler, hamamlar ve tuvaletler bu sayede çalıştı.

🏛️

Beton & Mimari

Roma betonu (opus caementicium) ile devasa kubbe ve kemerler inşa edildi. Pantheon'un bugün ayakta duran kubbesi Agrippa'nın değil Hadrianus dönemi yapısının: ~1.900 yıldır duruyor.

⚖️

Hukuk

12 Levha'dan İustinianus'un Corpus Juris Civilis'ine uzanan Roma hukuku, kıta Avrupası'nın medeni hukuk geleneğinin — ve onun aracılığıyla Türkiye dâhil onlarca hukuk düzeninin — temelini oluşturdu. İngiliz common law'u bu devralmanın dışında kaldı.

Nehir üzerinde üç kat kemerden oluşan devasa taş köprü; alt katta geniş kemerler, en üstte küçük ve sık kemerlerden oluşan sıra. Kireçtaşı sarımsı, gökyüzü açık.
Pont du Gard (Fransa). Üst sıradaki o küçük kemerler bir su kanalı taşır: kaynaktan Nîmes'e 50 kilometre boyunca toplam düşüş yalnızca 17 metre — kilometrede ortalama 34 santim. Köprünün kendi üzerindeki eğim daha da ince: 456 metrede 2,5 santim. Harç yok — taşlar kendi ağırlığıyla duruyor.Benh Lieu Song · CC BY-SA 3.0
Aşağıdan yukarı bakış: kaset denen kare girintilerle bezeli yarım küre kubbe, tepesinde açık yuvarlak bir delikten gökyüzü ve gün ışığı giriyor.
Pantheon'un kubbesi: yaklaşık 1.900 yıl sonra hâlâ dünyanın en büyük donatısız beton kubbesi. Tepedeki delik (oculus) açıktır — yağmur içeri yağar, zemindeki gizli kanallar akıtır.Wilfredor · CC0
İki yanı çam ağaçlarıyla çevrili, düzensiz büyük bazalt taşlarla döşenmiş dar antik yol; taşlar aşınmış ve yer yer çukurlaşmış.
Via Appia, MÖ 312'de döşendi. Bu taşların üzerinde hâlâ yürünüyor — 2300 yıldır.Larry (Charlottetown) · CC BY 2.0

Bölünme ve Çöküş MS 395 – 476

MS 395’te İmparator I. Theodosius öldü ve imparatorluğun iki yakası, zaten ortak imparator ilan ettiği oğullarına kaldı: Doğu’da Arcadius, Batı’da Honorius. Bu bir bölme kararı değildi — Diocletianus’tan beri süren çok imparatorlu yönetimin devamıydı ve Romalılar hâlâ iki saraydan yönetilen tek bir devletten söz ediyordu. 395’i sembolik tarih yapan şey, bu kez ayrılığın bir daha kapanmamasıdır. Sınırlardaki baskı, ekonomik bunalım, salgınlar ve iç çekişmeler Batı’yı giderek zayıflattı.

Kavimler Göçü ile gelen Germen kabileleri sınırları zorladı; Roma MS 410'da Vizigotlar, MS 455'te Vandallar tarafından yağmalandı. Son Batı Roma imparatoru Romulus Augustulus, MS 476'da Germen komutan Odoacer tarafından tahttan indirildi — bu tarih geleneksel olarak Batı Roma'nın sonu kabul edilir. Göçü tetikleyen basıncın kaynağı ve Roma'yı yıkmakla anılan ama yıkmayan adam için: Atilla.

Ancak Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, başkenti Konstantinopolis'te bin yıl daha yaşadı ve nihayet MS 1453'te İstanbul'un fethiyle tarihe karıştı.

Geniş panorama: harabe hâlinde tapınak kalıntıları, ayakta kalmış tek tek sütunlar, temel taşları ve patikalar; arkada kubbeli kiliseler ve şehir.
Forum Romanum bugün. Cicero'nun konuştuğu, Caesar'ın yakıldığı meydan.Wikimedia Commons kullanıcısı BeBo86 · CC BY-SA 3.0
MS 395 — Doğu-Batı bölünmesiMS 410 — Roma'nın yağmalanmasıMS 476 — Son imparator devrildiMS 1453 — Doğu Roma'nın sonu
GÜNDELİK HAYAT

Bir milyon kişi Roma'da nasıl yaşıyordu?

Romalıların ezici çoğunluğu insula denen kiralık apartmanlarda, üst üste yaşadı; yangın ve çökme gündelik bir risktı. Akvedüktlerin suyu bedavaydı ama eve değil sokak çeşmesine geliyordu. Yurttaş listesine yazılı erkekler devletten aylık tahıl aldı — pişmiş ekmek değil, ham buğday. "Ekmek ve sirk" ise devletin sloganı değil, Iuvenalis'in kendi halkına attığı suçlamaydı.

Önce sayıyı yerine koymak gerekiyor: "bir milyon" bir ölçüm değil, bir tahmin — ve hâlâ kavga konusu. Glenn Storey 1997'de Antiquity'de hesabı tersine çevirdi. Aurelianus Surları'nın çevrelediği 13,86 kilometrekareye bir milyon kişi sığdırmak, kilometrekarede 72.150 kişi demektir; Storey bunu modern Hong Kong'un bazı mahallelerinin yoğunluğuna denk bulup fazla yüksek sayar. Pompeii ve Ostia'da ev ev sayım yapıp Ostia'nın yoğunluğunu — kilometrekarede 31.700 — Roma'ya uyarlayınca 450.000 dolayında bir şehir çıkıyor. Storey alanın iki kampını da adlandırır: bir milyon ve üstünü savunan "Büyük Roma"cılar, yarım milyonun altında kalan "Küçük Roma"cılar; tahminlerin tarihi iki uç arasında sarkaç gibi gidiyor (Antiquity 71, s. 966-978). Tartışmalı olan sayı; tartışmalı olmayan şey çözümün yönü. Bu kalabalık yatay değil dikey çözüldü.

MS 4. yüzyıla tarihlenen iki kent kataloğu — Curiosum ve Notitia, birlikte "Regionaries" — şehri bölge bölge sayar, sonuna da toplamları ekler. Platner & Ashby'nin aktarımıyla bölge bölge sayım 44.300 insula verirken sondaki özet 46.602 yazar; domus sayısı 1.790'dır. İlki kiralık apartman, ikincisi müstakil konaktır. Ama bu rakamlara yaslanmak kolay değil. Richard Flower'ın A Companion to the City of Rome'daki değerlendirmesine göre sayılar ne iki belge arasında ne de her belgenin kendi içinde tutuyor: bölge bölge verilen rakamlar çoğu zaman ekteki toplamla uyuşmuyor. Dahası 40.000'i aşan insula sayısı, insula "müstakil yapı" anlamına geliyorsa doğru olamaz; büyük olasılıkla fiziksel ya da hukuki bir mülk birimini sayıyor. Flower'ın hükmü net: bu listeler olduğu gibi alınamaz. Yine de belgelerin ne işe yaradığına dair başlıca tahminlerden biri bu bölümün ilerisine bağlanıyor — kent valisinin tahıl dağıtımı için tuttuğu kayıt olabilirler.

Sayıların tartışıldığı yerde binanın kendisi duruyor. Capitolium'un yanında, MS 2. yüzyıldan kalma Ara Coeli insulası hâlâ ayakta: bugün dört katı görünüyor, aslında en az beş kat vardı. Roma Belediyesi'nin tanıtımı yerleşimi şöyle anlatır — zemin katta sokağa bakan dükkânlar (tabernae) ve zanaat atölyeleri, hemen üstteki "soylu kat"ta üst sınıf ailelere kiralanan geniş ve aydınlık odalar, üst katlarda ise imkânı kısıtlı ailelere kiralanan küçük ve sıkışık daireler. En üstte bir koridora açılan üç odalı birimler sıralanır. Binanın 380-400 kişiyi barındırdığı tahmin ediliyor. Bugünün mantığı burada tersine işler: yukarı çıktıkça kira düşer.

Romalılar bu riski biliyor ve yazıyordu. Iuvenalis Satirler III'te bunu kendi ağzından söylemez; şiirin gövdesi, şehri terk eden Umbricius'un veda konuşmasıdır. Umbricius şehrin büyük bölümünün "ince bir dikmeyle desteklendiğini" anlatır; yönetici eski çatlağın ağzını kapatıp kiracıya "başının üstünde sarkan yıkıntının altında rahat uyumasını" buyurur. Yangını da aşağıdan yukarı kurgular: alt katta Ucalegon su isteyip pılı pırtısını taşırken "senin üçüncü katın çoktan tütüyor" ve haberin yoktur; en son yanan, kendisini yağmurdan yalnız bir kiremidin koruduğu adamdır (194-201. dizeler).

Strabon aynı manzarayı yaklaşık doksan yıl önce, çok daha kuru bir dille yazmıştı — Satirler III MS 110 dolayına, Strabon'un Geographika'sı MS 20'lere tarihlenir. Strabon'a göre Roma'da inşaat hiç durmaz, çünkü "çökmeler, yangınlar ve durmadan yinelenen satışlar" vardır; satışlar da bir tür kasıtlı çökmedir, çünkü alan kişi evi yıkıp yenisini yapar (Geographika V.3.7). Devletin iki karşılığı oldu. Strabon'un aynı bölümde yazdığına göre Augustus kamu sokaklarına bakan yapıların yetmiş ayağı — yaklaşık 20,7 metreyi — geçmesini yasakladı. MS 6'da, şehrin birçok yeri yanınca, azatlılardan yedi bölüklü bir birlik kurup başına bir şövalye atadı. Cassius Dio'nun eklediği ayrıntı bu birliği anlamlı kılıyor: Augustus onları kısa sürede dağıtmayı umuyordu, dağıtmadı — verdikleri yardımı deneyerek "çok değerli ve gerekli" bulunca elinde tuttu; Dio'nun yazdığı çağda bu gece nöbetçileri hâlâ görevdeydi ve artık yalnız azatlılardan toplanmıyorlardı (LV.26.4-5). Ama ne yetmiş ayak sınırı ne yedi bölük yetti: MS 64'teki büyük yangın bunu gösterdi.

Akvedüktlerin suyu bedavaydı, ama nereye geliyordu? Cevap Roma'nın su komiserinin kendi defterinde duruyor. Sextus Iulius Frontinus MS 97'de göreve başlayınca şehir içinde dağıtılan suyu kalem kalem yazdı: 247 dağıtım haznesi, 591 kamu havuzu (lacus), 39 anıtsal çeşme, 75 kamu yapısı. Boru kesitiyle ölçülen quinaria rakamları asıl manzarayı veriyor: 591 kamu havuzunun tamamına 1.335 quinaria giderken, özel bağlantı sahiplerine 3.847 quinaria akıyordu — şehrin bütün ortak çeşmelerine gidenin neredeyse üç katı. Üstelik özel bağlantı satın alınan bir mal değil, kişiye verilen bir ayrıcalıktı: Frontinus'a göre bu hak ne mirasçıya, ne alıcıya, ne de arsanın yeni sahibine geçiyordu — sahibiyle birlikte sona eriyordu. İnsula'nın en üst katına su çıkmaz; kiracı testiyle sokaktaki havuza iner.

Bu yüzden şehrin gerçek buluşma yeri hamamdı. Seneca bir hamamın tam üstünde oturdu ve duyduklarını tek tek saydı: ağırlık kaldıranın homurtusu, masörün omza inen elinin şaklaması, top oyununda sayı bağıran adam, kavga, yakalanan bir yankesici, hamamda kendi sesini beğenen adam, tüy yolucunun tiz sesi, çörekçi ve sucukçu (Ahlak Mektupları 56.1-2). Ama hamam, temizliğin kanıtı değil buluşmanın mekânıydı; ikisi aynı şey değil.

Peki bu şehirde pislik nereye gidiyordu? Burada yaygın bir yanlış var. Strabon lağımların saman yüklü arabaların geçebileceği kadar geniş olduğunu yazar ve bu cümle Roma'yı kanalizasyonla çözülmüş bir şehir gibi gösterir. Roma sanitasyonu üzerine çalışan Ann Olga Koloski-Ostrow'un tarifi başka: kamu tuvaletleri neredeyse her zaman ana lağım hatlarına bağlıydı, ama özel evlerin ve Ostia'daki pek çok apartmanın tuvaleti bağlı değildi. Bağlanmamasının teknik bir sebebi de vardı — Roma lağım ağızlarında sifon tuzağı yoktu, borudan eve ne tırmanacağı belli olmazdı. Cloaca Maxima'nın işi de baştan kanalizasyon değildi: sokaklarda biriken suyu ve Tiber taştığında alçak bölgelerin suyunu boşaltmak için yapılmıştı. Koloski-Ostrow'un kendi hükmü şu: bu kent lağım sistemlerinin sağlığa katkısı asgari düzeydeydi.

Üst kattaki pislik lağıma değil sokağa gidiyordu — ve bunun en sağlam kanıtı hukukun kendisidir. Iustinianus'un Digesta'sında 9. kitabın 3. başlığı tam buna ayrılmıştır: "boşaltanlar ve aşağı atanlar hakkında". Praetor'un beyannamesi şöyle başlar: halkın geçtiği ya da durduğu bir yere bir şey atılmış ya da dökülmüşse, doğan zararın iki katı için orada oturana karşı dava veririm (D. 9.3.1). Davalı ev sahibi değil, orada oturandır; kusur aranmaz, tehlikenin kendisi cezalandırılır. Bir hukuk düzeni ancak sık olan bir şey için böyle bir madde yazar. Bu sayfanın 12 Levha bölümünden Corpus Iuris Civilis'e uzanan çizgi, bir kiracının penceresinden geçiyor.

Peki bütün bu mühendislik sağlığı düzeltti mi? Piers Mitchell 2017'de Parasitology'de Roma dünyasının parazit kayıtlarını topladı; cevap hayır çıktı. Çok oturaklı umumi tuvaletlere, yıkanma imkânlarına, lağımlara, sanitasyon mevzuatına, çeşmelere ve akvedükt suyuna karşın kamçı kurdu (Trichuris trichiura), yuvarlak kurt (Ascaris lumbricoides) ve dizanteri yapan Entamoeba histolytica yaygındı; Mitchell bunu kamu sanitasyonunun dışkı bulaşmasını önlemeye yetmediğinin işareti sayar. İki olası mekanizma sıralar: hamamların ılık ortak suyu her zaman değiştirilmiyor, yüzeyinde insan kirinden bir tabaka oluşabiliyordu; ayrıca Romalılar kentten toplanan insan dışkısını tarlada gübre olarak kullanıyordu — aylarca kompostlanmazsa bu, canlı yumurtaları doğrudan ürüne taşır. Daha çarpıcı bir sonuç da var: balık tenyası Roma döneminde Tunç ve Demir Çağı Avrupası'ndan daha yaygındı ve Mitchell'in ihtimal verdiği sebep bir Roma zevki — pişirilmeden, güneşte mayalanan balık sosu garum, imparatorluğun bir ucundan öbürüne taşınıyordu. Dış parazitlerde de kazanç görünmüyor: York'ta Roma, Viking ve Orta Çağ tabakalarında yoğunluk yüzyıllar boyunca birbirine yakındı. Mühendislik gerçekti; sağlık sonucu ayrı bir sorudur.

Tahıl dağıtımı — annona — bir yardım değil, bir listeydi. Ölçü yoksulluk değildi: listeye girmek için yurttaş olmak ve hukuken kendi başına, yani sui iuris olmak gerekiyordu; dağıtım büyük olasılıkla hane esasına göre yapılıyordu. Kimsenin geliri ölçülmüyordu. Ve kayıt tutuluyordu. Julius Caesar bu listeyi denetlerken sayımı "ne alışılmış usulde ne alışılmış yerde" yaptı: sokak sokak, apartman sahipleri aracılığıyla. Kamu tahılı alanların sayısı 320.000'den 150.000'e indi. Suetonius aynı yerde işin devamını da yazar: bundan sonra kayıt için yeniden toplanılmasın diye, ölenlerin yeri her yıl praetor'lar tarafından listede olmayanlardan doldurulacaktı (Divus Iulius 41.3). Liste bir yardım kuyruğu değil, bakımı yapılan bir sicildi.

MÖ 2'de Augustus, o güne dek belirlenmemiş olan "tahıl verilecek kişi sayısına" bir tavan koydu: iki yüz bin (Cassius Dio LV.10.1). Augustus'un kendi hesap defteri de bu rakamı destekler: Res Gestae 15, MÖ 11'de tahıl listesindeki Romalıların sayısını "iki yüz binin biraz üzerinde" verir. Ama bu sayıların anlatıldığı yer Augustus'un kendi anıtıdır; Moses Finley'e dayanan bir uyarı burada yerinde — 200.000-300.000 rakamlarının anılması ağırlıkla siyasi bir amaç, Augustus'un başarısını yüceltme amacı taşıyor olabilir. Dağıtılan şey ekmek de değildi: ham buğdaydı, yani değirmen ve fırın kiracının sorunuydu. Günlük pişmiş ekmeğe geçiş MS 3. yüzyılda Aurelianus'la anılır; Historia Augusta onun "şimdi buğday ekmeği denen ekmekten" taçlar yaptırıp her adama bir tane verdiğini, böylece herkesin ömrü boyunca her gün ekmeğini alabilmesini sağladığını yazar (Divus Aurelianus 35.1). Bu metnin güvenilirliği tartışmalıdır; o yüzden bu, kesinleşmiş bir tarih değil güçlü bir atıftır.

Şehri besleyecek tahıl Roma'nın çevresinde yetişmiyordu; deniz yoluyla, başta Mısır ve Kuzey Afrika'dan geliyordu. Iosephus, Kral Agrippa'nın ağzından, Afrika'nın yıllık ürününün Romalıları yılın sekiz ayı beslediğini, Mısır'ın gönderdiği tahılın da dört ayı karşıladığını söyler (Yahudi Savaşı II.383 ve II.386). Bu bir muhasebe kaydı değil, bir ikna konuşmasının rakamıdır — ama büyüklük sırasını veriyor. Akdeniz'i iç denize çevirmenin gündelik karşılığı buydu: Kartaca'nın eski toprakları artık Roma'nın tahıl ambarıydı.

"Ekmek ve sirk" bu düzenin adı değil, bu düzene bakan birinin yargısıdır. Iuvenalis Satirler X'da Seianus'un düşüşünü anlatır: aynı halk, Etrüsk tanrıçası Nortia hemşehrisi Seianus'tan yana olsaydı ya da ihtiyar imparator gafil avlanıp devrilseydi, Seianus'u tam o saatte Augustus ilan ediyor olurdu. Sonra şu dizeler gelir: "nam qui dabat olim / imperium, fasces, legiones, omnia, nunc se / continet atque duas tantum res anxius optat, / panem et circenses" — "bir zamanlar imperium'u, fasces'i, lejyonları, her şeyi veren halk şimdi kendini tutuyor ve kaygıyla yalnızca iki şey istiyor: ekmek ve sirk" (77-81. dizeler; "panem et circenses" 81. dizedir).

Yaygın okuma bunu tersine çevirir: kalabalık bedava tahıl ve oyunlarla uyutuldu, cumhuriyet böyle satıldı. Bu okumaya karşı üç itiraz var ve üçü de bir tarihe ya da bir rakama yaslanıyor. Birincisi: listeyi yarıya indiren adam, monarşinin kapısını açan adamın kendisiydi — Caesar annona'yı büyütmedi, kesti. İkincisi: pay cömert değildi. Bret Devereaux'nun hesabıyla aylık beş modius yılda altmış modius eder; bir Roma hanesinin yıllık tahıl ihtiyacı ise 100 ile 200 modius arasında tahmin ediliyor. Yani tahıl bir haneyi tek başına doyurmuyordu, ücretli işle tamamlanması gerekiyordu. Üçüncüsü: Romalıların oy karşılığında aldığı şey ekmek değildi. MÖ 91'de başlayıp MÖ 31'de biten altmış yıllık iç savaşın ardından aldıkları şey barıştı — panem değil pax. Bir ayrıntı daha: circenses amfitiyatro değil, ludi circenses, yani Circus Maximus'ta koşulan araba yarışlarıdır — Roma'nın en popüler ve muhtemelen en sık yinelenen gösterisi. Yani bu sayfanın yukarısındaki Colosseum, deyimin resmi değil.

İnsula'da iyi kat alttaydı
Roma Belediyesi'nin Ara Coeli insulası tarifinde sıra şöyle: zemin katta sokağa bakan dükkânlar, hemen üstteki "soylu kat"ta üst sınıf ailelere kiralanan geniş ve aydınlık odalar, üst katlarda imkânı kısıtlı ailelere kiralanan küçük ve sıkışık daireler. Sebebi basit — su ve lağım zemine yakın kalır; en üst katın ne suyu vardır ne kaçış yolu. Iuvenalis aynı sırayı yangınla kurar: en son yanan, kendisini yağmurdan yalnız bir kiremidin koruduğu adamdır (Satirler III, 194-201. dizeler).
DEVLET DİNİ

Hristiyanlık nasıl imparatorluğun dini oldu?

Tek bir kararla olmadı. Roma bir buçuk yüzyıl boyunca Hristiyanları aramadı, yalnız ihbar edilince cezalandırdı. MS 249-250'de imparatorluk çapında kurban zorunluluğu geldi, MS 303'te en ağır zulüm. MS 311'de hoşgörü yasalaştı, 313'te genişledi; MS 380'de tek doğru inanç bir yasa metnine girdi. Arada üç yüzyıl var ve her adım ayrı bir belgede.

Roma'nın Hristiyanlıkla derdi teoloji değil, ritüeldi. Bithynia valisi Genç Plinius MS 112 dolaylarında İmparator Traianus'a yazdığında, önüne getirilenleri cinayet ya da hırsızlık için değil, diretmeleri için cezalandırdığını anlatır: “inatları ve boyun eğmez dikbaşlılıkları elbette cezalandırılmalı” (Mektuplar 10.96 — Fordham Ancient History Sourcebook'un İngilizce metninden çeviri). İnkâr edip tanrılara dua eden ve İsa'nın adına lanet okuyanları ise beraat ettirir. Traianus'un cevabı daha da açıklayıcı: “Hristiyanlar aranmayacak. Önüne getirilirlerse ve suç kanıtlanırsa cezalandırılacaklar” (10.97, aynı çeviri). Bir buçuk yüzyıl işleyen hukuk buydu — sistemli bir av değil, şikâyete bağlı bir mekanizma; Marcus Aurelius'un valilerine verdiği talimat da aynı çizgideydi. Bu, aradan kan geçmediği anlamına gelmez: MS 177'de Lyon'da, MS 203'te Kartaca'da yerel dalgalar oldu, ama onları başlatan imparatorun emri değil yerel ihbar ve kalabalıktı. Nero'nun MS 64'te yangının suçunu Hristiyanlara atması bu mekanizmanın kuralı değil, istisnasıydı — üstelik tartışmalı bir istisna: Brent Shaw 2015'te tek kaynağın (Tacitus, Yıllıklar 15.44) 60'ların değil yazıldığı dönemin fikirlerini yansıttığını savundu, Christopher Jones ise Tacitus'un anlatısının genel olarak güvenilir olduğunu söyleyerek karşı çıktı.

Mekanizma MS 250'ye doğru değişti. Decius'un buyruğu imparatorluğun tamamından tanrılara kurban kesmesini ve bunu belgelemesini istedi; kaynaklar buyruğun tarihini MS 249'un sonu ile 250'nin başı arasında verir. O belgelerin kendileri Mısır'ın kumundan çıktı: kırk altı dolayında libellus, tarihi okunabilenlerin neredeyse tamamı MS 250 Haziran-Temmuz'undan; 34'ü tek bir köyden, Theadelphia'dan. Buyruk Hristiyanları değil herkesi hedefliyordu — Yahudiler muaf tutuldu — ama Hristiyan olmak artık bir kâğıdın yokluğuyla ölçülebiliyordu: kurban kesmeyi reddeden, elinde belgesi olmayan bir isim listesi bırakıyordu. En ağırı MS 303'te geldi. Eusebius'a göre ilk buyruk kiliselerin yerle bir edilmesini, kutsal metinlerin yakılmasını, mevki sahiplerinin rütbesinin sökülmesini ve inancından vazgeçmeyen ev hizmetlilerinin özgürlüğünün alınmasını emrediyordu; ardından her yerdeki kilise önderlerinin önce hapsedilip sonra her yolla kurban kesmeye zorlanması emri geldi (Kilise Tarihi 8.2; tarih aynı bölümde veriliyor: Diocletianus'un 19. yılı, Romalıların Mart dediği ay).

MS 313'ün yaygın adı yanlış. Zulmü hukuken bitiren metin MS 311'de Galerius'tan gelmişti: Serdica'da çıkarıldı, 30 Nisan 311'de Nikomedia'da asıldı ve Hristiyanlara “yeniden Hristiyan olma ve toplanma yerlerini kurma” iznini verdi (Lactantius, Zulmedenlerin Ölümleri 34 — İngilizce metinden çeviri). Konstantin ile Licinius MS 313 Şubat'ında Milano'da buluştu; buluşmanın vesilesi Licinius'un, Konstantin'in üvey kız kardeşi Constantia ile evliliğiydi. Orada bir anlaşmaya varıldı — ama ferman yayımlanmadı. Elimizdeki belge, Licinius'un doğudaki valilere gönderdiği ve 13 Haziran 313'te Nikomedia'da astığı mektuptur: Latincesi Lactantius'ta (Zulmedenlerin Ölümleri 48), Yunancası Eusebius'ta (Kilise Tarihi 10.5). İçeriği de kuruluş değil serbest bırakmadır; yetki “hem Hristiyanlara hem de bütün insanlara, seçtikleri dini izleme” özgürlüğü olarak verilir (Kilise Tarihi 10.5 — İngilizce metinden çeviri). 311'in açık bıraktığı yeri kapatan kısım ise mülktü: el konulan kilise malları bu mektupla geri verildi.

Konstantin'in kendisi bu tabloya uymuyor. Sikkelerindeki güneş tanrısı Sol imgesi MS 318'den sonra ancak yavaş yavaş geriledi ve sonunda kayboldu; Johannes Wienand bunun düpedüz bir “dönüşüm”ün sonucu sayılamayacağını, güneşe ait niteliklerin giderek imparatorun kendisine aktarıldığını yazar. Vaftizi ölümünden kısa süre önce oldu ve yeri sık karıştırılır: Eusebius'a göre Konstantin önce annesinin adını taşıyan şehirde, şehitlere adanmış kilisede bir süre geçirdi; vaftiz ise Nikomedia'nın kenar mahallelerinde, çağırttığı piskoposların huzurunda yapıldı. Şeria Irmağı'nda vaftiz olmayı ummuş, yetişmemişti: “Bunu Şeria Irmağı'nın sularında yapmayı düşünmüştüm… ama bizim için neyin hayırlı olduğunu bilen Tanrı, bu lütfu burada almamı uygun gördü” (Konstantin'in Yaşamı 4.62 — İngilizce metinden çeviri). MS 325'te yaptığı şey ise yapısal olarak önemliydi, ama sıfırdan yeni değildi: piskoposları ilk kez İznik'te toplamadı, MS 314'te Arles'a çağrı yapmıştı; İznik'in farkı ölçeğiydi. Kaç kişinin geldiği bile tek bir sayı değil — toplantıda bulunan Eusebius 250'yi aştığını yazar (Konstantin'in Yaşamı 3.8), sonradan yerleşen 318 sayısı Athanasius'tan gelir (Afrika Piskoposlarına 2). Yenilik sayıda değil: Augustus'un kurduğu makam artık inancın içeriğine hakemlik ediyordu.

Devlet dini iddiasının dayanağı MS 380'deki yasadır. Gratianus, Valentinianus ve Theodosius adına çıkan metin bütün halklardan (cunctos populos) Petrus'un Romalılara bıraktığı inancı tutmasını ister ve ölçüyü iki isme bağlar: Roma piskoposu Damasus ile İskenderiye piskoposu Petrus. Ötekileri akılsız ve çılgın sayar, toplandıkları yerlere kilise denmesini yasaklar, cezayı önce ilahi öcün sonra imparatorun eline bırakır (Codex Theodosianus 16.1.2). İroni başlığında: Milano'da ferman çıkmamıştı, burada çıkan gerçekten fermandır — ama muhatabı tek bir şehrin halkıdır (edictum ad populum urbis Constantinopolitanae, yani Konstantinopolis şehrinin halkına ferman; 27 Şubat 380, Selanik). Peki tapınaktaki kurbanı bitiren bu yasa dizisi miydi? Kurban yasağı çok daha eskiydi: MS 341'de kurban yasaklandı, 350'lerde tapınakların kapatılması ve açıkça kurban kesene ölüm cezası geldi (CTh 16.10.2; 16.10.4; 16.10.6) — Iulianus MS 361-363'te bunları geri aldı. Theodosius'un MS 391 ve 392 yasalarının yaptığı, yasağı tekrarlamak ve kapsamını genişletmekti: 391 kurbanı, mabede yaklaşmayı, tapınağa girip insan eliyle yapılmış heykellere bakmayı yasakladı; 392 ise evin içine uzandı — Lares'e ateş, Genius'a şarap, Penates'e tütsü sunmak da yasaktı ve ihlal vatana ihanet sayıldı (16.10.10; 16.10.12). Kâğıdın gerçekte ne kadar tuttuğu ayrı bir tartışma: yerel görevlilerin uygulamada gevşek davrandığı, piskoposların bile yasağı işletmediği ve arkeolojinin metinlerdeki yıkım tablosunu desteklemediği bugün sıkça söyleniyor. Konstantin'in kurduğu başkent ise Batı yıkıldıktan sonra bu inancın merkezi olarak kaldı; o merkezin sonu 1453'te gelecekti. Yani Roma Hristiyanlığı bir kararla benimsemedi: üç yüzyıl boyunca, her seferinde başka bir gerekçeyle, onu hukukun içine yazdı.

Tarihsel not: 380 gerçekten “devlet dini” mi?
Yaygın anlatı 27 Şubat 380 yasasını imparatorluğun dinini ilan eden belge sayar ve metnin kendisi bunu destekler gibidir: bütün halklardan aynı inancı ister, ölçüyü Damasus ile İskenderiyeli Petrus'a bağlar, ötekilerin toplantı yerlerine kilise denmesini yasaklar, cezayı önce ilahi öce sonra imparatorun eline verir. Ama aynı yasanın başlığı fermanı tek bir şehrin halkına yazar ve tarihi tesadüf değildir: aynı konsüllük yılının kasımında Theodosius, Konstantinopolis'in Ariusçu piskoposu Demophilos'tan İznik inancını kabul edip halkı birleştirmesini istedi; o reddetti ve şu cevabı aldı: “Barışı ve uyumu reddettiğine göre, kiliseleri terk etmeni emrediyorum” (Socrates, Kilise Tarihi 5.7 — İngilizce metinden çeviri; 26 Kasım 380). İkinci okumanın elini güçlendiren bir şey daha var: sonraki adımlar da tek tek muhataplara yazıldı. 10 Ocak 381 yasası praetorio prefekti Eutropius'a gider, 30 Temmuz 381 yasası Asya prokonsülü Auxonius'a gider ve hangi piskoposla birlik olmanın makbul sayıldığını eyalet eyalet sayar (CTh 16.5.6; 16.1.3). R. M. Errington gibi tarihçiler bu yüzden Theodosius'un bir din programı olmadığını, güvenliği Hristiyan birliğinden önemli bulduğunu ve bütün yasamanın ilk elde bölgesel çıktığını savunur. İki okuma arasındaki fark şu: 380 bir kuruluş belgesi mi, yoksa başkentte bir hesaplaşmanın hukuku mu? Kesin olan, tek bir belgenin imparatorluğu bir gecede değiştirmediğidir.
TARİHYAZIMI

Roma gerçekten çöktü mü?

Tarihçiler anlaşmıyor: bir taraf 5. yüzyılda gerçek bir maddi çöküş görür, diğer taraf çöküş değil dönüşüm. MS 476 ise çağdaşları için bir son değildi — Senato toplanmaya, konsüller atanmaya devam etti. O tarihi bir son yapan metin kırk yıl kadar sonra Konstantinopolis'te yazıldı ve masum bir tarih tespiti değildi.

Soru ilk kez 1776'da sorulmadı ama o yıl ünlendi. Edward Gibbon'un altı ciltlik eserinin birinci cildi o yıl çıktı ve çöküşü bir olay değil bir süreç olarak kurdu: kendi önsözünde «yaklaşık on üç yüzyıl boyunca insan büyüklüğünün sağlam yapısını giderek oyan ve sonunda yıkan» bir devrimler dizisinden söz eder. Gerekçesini ise 1781'de, ilk üç cildi kapatan «General Observations» denemesinde tek cümleye indirdi: «Roma'nın gerilemesi, ölçüsüz büyüklüğün doğal ve kaçınılmaz sonucuydu.» (Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire; ilk alıntı «Preface of the Author», 1776, ikincisi «General Observations on the Fall of the Roman Empire in the West», III. cildin sonu, 1781. İngilizceden çeviri: Basementonfire.) Dikkat edilecek nokta şu: Gibbon 476'da durmadı, orayı bir eşik bile saymadı. Aynı önsözde Batı İmparatorluğu'nun yıkılışını «altıncı yüzyılın başlarında tamamlandı» diye tarihler, eserin bitiş noktasını da 1453'te Konstantinopolis'in Türkler tarafından alınmasına koyar. Yani çöküş anlatısının kurucusu bile Roma'yı 476'da bitirmiyordu.

İlk büyük itiraz sınır boylarından değil ticaretten geldi. Belçikalı tarihçi Henri Pirenne'e göre Germen kabileleri Roma'yı yıkmadı; kurumlarını, altın parasını ve şehir hayatını devraldılar, hatta sikkeyi imparator adına bastırmayı sürdürdüler. Akdeniz hâlâ tek bir ekonomik havzaydı. Kırılma 7. yüzyıldaki Arap fetihleriyle geldi: Suriye, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya el değiştirince Akdeniz bir yol olmaktan çıkıp bir sınıra dönüştü, Mısır papirüsü ve doğu baharatları Batı'dan çekildi, altın solidusun yerini gümüş para aldı, Batı kuzeye ve toprağa döndü. Tez, Pirenne'in 1935'teki ölümünden sonra 1937'de çıkan Mahomet et Charlemagne'da toplandı. Ama tezin sert biçimi bugün ayakta değil. Richard Hodges ile David Whitehouse 1983'te arkeolojiye dayanarak Akdeniz ticaretinin Pirenne'in verdiği tarihten çok sonrasına kadar sürdüğünü gösterdi; Michael McCormick 2001'de buzul karotlarından batıklara uzanan kanıtlarla, İslam sonrası Akdeniz'in hâlâ trafikle dolu olduğunu ortaya koydu. Bu çalışmalar Pirenne'i silmiyor, düzeltiyor: Akdeniz'in bir anda kapandığı fikri elendi, Batı'nın ağırlık merkezinin kuzeye kayması tartışılmaya devam ediyor.

Sonra dönemin adı değişti. Peter Brown 1971'de The World of Late Antiquity'yi yayımladı; Londra baskısının alt başlığı yeni çerçeveyi tek başına anlatıyordu — Marcus Aurelius'tan Muhammed'e. Bir Roma imparatorundan bir peygambere uzanan, kendi içinde bütün bir dönem. Sonraki baskılarda bu alt başlık MS 150-750 oldu ve Brown bu altı yüzyılı bir çöküşün değil, kendi adı olan bir çağın yüzyılları olarak yazdı: Geç Antikçağ. Anlatı sonra kurumsallaştı. Avrupa Bilim Vakfı'nın 1993'te başlayıp beş yıl süren büyük araştırma programının adı doğrudan buydu — Roma Dünyasının Dönüşümü — ve Brill'de en az on üç ciltlik bir dizi bıraktı; katkıcıları arasında Walter Pohl, Ian Wood, Chris Wickham ve Richard Hodges vardı. Otuz yılda «çöküş» kelimesi akademik metinlerden büyük ölçüde çekildi.

2005'te iki kitap birden bunu reddetti. Bryan Ward-Perkins'in The Fall of Rome and the End of Civilization'ı tartışmayı metinlerden buluntulara taşıdı: çömlek, çatı kiremidi ve sikke. Üçü de 5. yüzyıldan sonra ya kalitesini ya dağılımını kaybediyor. Roma'da kırık zeytinyağı kaplarından oluşan Monte Testaccio tepesindeki yaklaşık 53 milyon amphora, ortadan kalkan dağıtım ağının ölçüsüdür. Britanya'da çömlekçi çarkı 5. yüzyılın başında bütünüyle kayboluyor ve neredeyse 300 yıl geri gelmiyor; Ward-Perkins adanın sikkesiz, yalnızca elde biçimlendirilmiş kaplarla ve ahşap yapılarla kalan hâlini Tunç Çağı'yla karşılaştırır. Kitabın akademik değerlendirmesi aynı iddiayı şöyle özetliyor: «Roma sonrası Britanya, daha önce bildiği Roma öncesi Demir Çağı düzeylerinin altına düştü.» (Bryn Mawr Classical Review 2005.07.69; İngilizceden çeviri: Basementonfire.) Aynı yıl Peter Heather çöküşü dışsal sebeplere bağladı: Hunların gelişi sınır halklarını yerinden oynattı, Roma içeri dolan kalabalığı yönetemedi, ordunun dayandığı vergi tabanı çöktü — yani Roma ahlaken ya da toplumsal olarak çürümüş değildi, dışarıdan kırıldı. Ward-Perkins'in konumunda asıl ilginç olan şu: eleştiri dışarıdan gelmiyordu. Kendisi o «dönüşüm» dizisinin dördüncü cildinin iki editöründen biriydi.

Peki 476'da tam olarak ne oldu? 4 Eylül'de Odoacer, Romulus Augustulus'u tahttan indirdi — ama öldürmedi: genç olduğu için canını bağışladı, yıllık 6.000 solidus bağladı ve Campania'daki Lucullanum kalesine yolladı. Saray alametleri Konstantinopolis'e gönderildi; Senato'nun heyeti Zeno'ya batının kendine ait bir imparatora ihtiyacı olmadığını bildirdi ve Odoacer'e patricius rütbesi verilmesini istedi. Zeno'nun resmî yanıtı sert oldu: Nepos'a bağlılığa dönmelerini buyurdu. Çünkü hukuken batının imparatoru hâlâ Iulius Nepos'tu — Dalmaçya'dan hüküm sürüyor, Konstantinopolis onu tanıyor, Odoacer onun yetkisiyle davranıyormuş gibi yapıp adına sikke bile bastırıyordu; 480'de kendi adamlarının tuzağıyla öldürüldü. Zeno ise pratikte yeni düzeni kabul etti ve Odoacer'e mektubunda patricius diye seslendi. İtalya'da kurumlar da yerinde durdu: konsüller atanmaya devam etti — Basilius, Decius, Venantius, Manlius Boethius — Senato'nun ağırlığı arttı, hatta 3. yüzyılın ortasından beri ilk kez üzerinde S C (senatus consulto) yazan bakır sikkeler basıldı. Senatörler adlarını Colosseum'un oturma basamaklarına kazımayı da sürdürdü: bu yazıtlardaki yoğunlaşmalardan biri tam olarak 5. yüzyılın sonu ile 6. yüzyılın başına, yani Odoacer ile Theodoric'in dönemine denk gelir. Odoacer'in kançılaryasından günümüze ulaşan tek belgede ise kendisi rex unvanını kullanır ve belge, yılın konsülüyle tarihlenir.

476'yı bir son sayan metin kırk yıl kadar sonra, 510'ların sonunda Konstantinopolis'te yazıldı. Marcellinus Comes'in kroniği 476 maddesinde şöyle der: «Hesperium Romanae gentis imperium ... cum hoc Augustulo periit» — «Roma halkının Batı'daki imparatorluğu ... bu Augustulus'la birlikte yok oldu.» (Marcellinus Comes, Chronicon, 476 yılı maddesi, Mommsen edisyonu; Latinceden çeviri: Basementonfire.) Aynı cümle Odoacer'i Gotların kralı ilan eder ve «bundan sonra Roma'yı Got kralları tuttu» diye bağlar — oysa İtalya bir Got kralının eline ancak Theodoric'in Odoacer'i 15 Mart 493'te bir yemek sofrasında öldürmesiyle geçti. Yani bu tarih, yazıldığı anda zaten on yedi yılı birbirine katıyordu. Brian Croke 1983'te bu tarih üzerine yazdığı makaleye «MS 476: Bir Dönüm Noktasının İmali» adını verdi; Arnaldo Momigliano 1973'te aynı olayı «Bir imparatorluğun 476'da gürültüsüz çöküşü» başlığıyla anmıştı. İmalin bir de sebebi vardı: Konstantinopolis batının artık var olmadığını kabul ettiği anda, İtalya'yı Gotlardan almak bir fetih değil bir geri alma oluyordu — Iustinianus'un Got Savaşı 535'te başladı. Roma'nın çöktüğü tarih, Roma çöktükten sonra ve bir savaşın eşiğinde seçildi.

Bir çöküşün 210 sebebi
Alman tarihçi Alexander Demandt 1984'te Der Fall Roms'ta bir sayım yaptı: Roma'nın çöküşü için yüzyıllar boyunca öne sürülmüş gerekçeler. 694 sayfalık kitapta, Aberglaube (batıl inanç) ile başlayıp Zweifrontenkrieg (iki cephede savaş) ile biten alfabetik listede 210 madde var. Sınır baskısı, vergi yükü ve barbarlaşmanın yanında gut hastalığı, depremler, «Bolşevikleşme» ve kadınların özgürleşmesi de sebep olarak yazılmış. Bir olay için 210 sebep sayılabiliyorsa, sorun sebeplerde değil sorunun kurulma biçimindedir.
DOĞU ROMA · MS 395-1453

Doğu Roma neden bin yıl daha yaşadı?

Batı 476'da çökerken Doğu ayakta kaldı, çünkü üç şey aynı anda elindeydi: imparatorluk gelirinin büyük bölümünü taşıyan Mısır, Suriye ve Anadolu; üç yanı denizle çevrili, karadan üç sıra surla kapatılmış bir başkent; ve defter tutmayı bırakmamış bir vergi-ordu düzeni. Doğu, düşmanını çoğu zaman savaşmadan, parayla savuşturabiliyordu. Bin yıl yaşayan şey toprak değil, bu düzendi.

MS 395'teki bölünme iki eşit yarım üretmedi. Doğu'nun payına Mısır, Suriye ve Anadolu düştü; bu eyaletlerin mali ağırlığı asıl kaybedildiklerinde ölçülebildi. Bir hesapta Mısır, Suriye ve Mezopotamya imparatorluk gelirlerinin yarısından fazlasını karşılıyordu; bir başka tahmin, 641'e gelindiğinde kaybın gelirin dörtte üçüne kadar çıktığını söylüyor. Başkenti besleyen tahıl bu eyaletlerden birinden, Mısır'dan geliyordu ve bu bir devlet işiydi. Justinianus'un 538 ya da 539'a tarihlenen 13. Fermanı, İskenderiye'nin sağladığı navlun bedelini — yalnızca taşıma ücretini — yılda 80.000 altın sikke olarak yazar. Aynı ferman, iki Mısır eyaletinden toplanan buğday ağustos sonuna kadar İskenderiye'ye getirilip başkente yollanmazsa eksiğin Mısır'ı yöneten augustalis prefektten üç artabaya bir solidus hesabıyla tahsil edileceğini söyler; sorumluluk görevi bırakınca da bitmez, mirasçılarına ve malına geçer. Batı'da aynı işi Afrika yapıyordu ve Batı onu kaybetti: Vandallar 19 Ekim 439'da Kartaca'yı aldı. 400'lerde Roma da İtalya da o eyaletlerin vergisine ve tahılına bağlıydı; kayıp doğrudan mali bunalıma döndü. Peter Heather'ın anlatımında Batı'nın ordusu önce kırıldı, sonra vergi tabanının kilit bölgeleri yağmalandığı ya da ilhak edildiği için yenilenemedi.

İkinci şey coğrafyaydı. Konstantinopolis'in üç yanı suydu: kuzeyde Haliç, güneyde Marmara, doğuda Boğaz. Karadan yaklaşım tek bir hatta — bugünkü hâliyle yaklaşık 5,7 kilometreye — sıkışıyordu ve o hat kapatıldı. İlk sur, II. Theodosius'un çocukluğunda, devleti onun adına yöneten Doğu praetorian prefekti Anthemius'un yönetiminde yapıldı ve 413'te bitti. 25 Eylül 437 ile 6 Kasım 447 depremleri surları ağır hasara uğrattı; araştırmacıların çoğu dış sur ile geniş hendeği 447'den sonraya tarihler, ama kesin tarih tartışmalı. Sonunda kuşatmacıyı karşılayan şey tek bir duvar değil, üç sıraydı: 20 metreden geniş, yerine göre 10 metreye varan derinlikte bir hendek; ardından 8,5–9 metreye çıkan dış sur; en arkada 4,5–6 metre kalınlığında, 12 metre yüksekliğinde iç sur ve iç surda 96 kule.

Ama surları ayakta tutan taş değil bakımdı. 447 depremi 57 kuleyi yıktı; Bizans kronikleri ve yerinde bulunmuş üç yazıta göre onarım 60 günde bitti, Hipodrom'un taraftar örgütleri Maviler ile Yeşiller aralarında 16.000 kişi verdi. Bir de şu vardı: kara surlarını kuşatan ordu limanı kapatamıyordu. 717-718'de Arap donanması, III. Leon'un şehirle Galata arasına gerdirdiği zinciri geçemedi, Rum ateşiyle karşılaştı ve ablukayı tamamlayamadı; şehir yaklaşık bir yıl süren kuşatma boyunca denizden beslenmeye devam etti. Yani Konstantinopolis'i almanın koşulu çoğu zaman orduya değil donanmaya bağlıydı. Surların bin yıl boyunca hiç aşılmadığı yönündeki yaygın cümle ise fazla derli toplu: kara surları gerçekten sınandı ve tuttu, kırılan yer başka oldu. 17 Temmuz 1203'te dört Haçlı tümeni kara surlarına saldırdı ve Varang Muhafızları onları durdurdu; aynı gün Venedik filosu Haliç'ten deniz surunda yaklaşık 25 kulelik bir kesimi aldı, Varanglar o yöne dönünce de geri çekildi. Nisan 1204'teki ikinci saldırıda kuzey rüzgârı Venedik gemilerini surun dibine taşıdı, kuleler ele geçirildi ve kuzeybatıdaki Blakhernai üs yapıldı. 1261'de şehir tersine el değiştirdi: Aleksios Strategopulos'un 800 kişilik öncü birliği, Pege Kapısı yakınındaki gizli bir geçitten girip nöbetçileri bastırarak kapıyı içeriden açtı — Latin garnizonu ile Venedik filosu o sırada Karadeniz'de bir akındaydı. 1453'te ise Osmanlı topçusu suru yaramadı; saldırı kara sur hattına, özellikle kuzeybatıda daha geç yapılmış ve daha zayıf Blakhernai kesimine yoğunlaştı. O kuşatmanın nasıl bittiği Fatih makalesinin konusu.

Üçüncü şey kurumdu: Doğu'da tek imparator, tek başkent ve defter tutmayı bırakmamış bir maliye vardı. Peter Heather'ın vurgusu tam bu — doğu yarısı, Batı çöktükten sonra bir yüzyıldan fazla, tam olarak aynı yapıları kullanarak yürüdü; batıya yardımın zamanını ve ölçüsünü de hep kendisi seçebildi. Bu sürekliliğin somut bir ürünü var: bu makalenin mühendislik mirası bölümünde geçen Corpus Juris Civilis, Batı Roma yıkıldıktan yarım yüzyıldan fazla sonra, 529-534 arasında Konstantinopolis'te Tribonianus'un yönettiği bir kurulca derlendi — hem de tüccarın, çiftçinin ve denizcinin dili Yunanca olduğu hâlde, devletin resmî dili hâlâ Latince olduğu için neredeyse tümüyle Latince. Batı Avrupa o metni yüzyıllar sonra, 1070 sularında kuzey İtalya'da yeniden buldu; nasıl bulunduğu bugün de tartışmalı. Para da bir silahtı: Justinianus 532'de İran'la yaptığı Sonsuz Barış'a 11.000 libre (Roma librası) altın ödedi ve bir yıl sonra ordusunu Afrika'ya gönderdi. 562'deki Elli Yıl Barışı'nda ise İranlılar Lazika'dan çekilmeye, Doğu karşılığında yıllık 400 ya da 500 libre — yani 30.000 solidus — ödemeye razı oldu.

Yeniden fetih bu kaynakla denendi ve sınırını çabuk gösterdi. 533'te Belisarius 92 savaş gemisi ve 500 nakliye gemisiyle, yaklaşık 15.000 kişilik bir orduyla Afrika'ya geçti; 14 Eylül 533'te Ad Decimum, aralıkta Tricamarum kazanıldı, Kartaca alındı, Vandal kralı Gelimer ertesi bahar teslim oldu — bir yıldan kısa. İtalya öyle olmadı: Got Savaşı 535'te başladı, 554'e kadar sürdü ve ülkeyi boşalttı. 552'de İspanya'nın güneydoğu kıyısına 2.000 kişi gönderilip Spania eyaleti kuruldu. Sınır bundan sonra göründü: Justinianus'un 14 Kasım 565'teki ölümünden yaklaşık iki buçuk yıl sonra, 568 baharında Alboin'in Langobardları İtalya'ya girdi ve 569 sonunda Pavia dışında kuzeyin tamamını aldı (Pavia 572'de düştü) — girdikleri ülke Got Savaşı'ndan nüfusu ağır biçimde azalmış ve harap çıkmıştı. 630'lar ile 640'larda Suriye ve Mısır Arap fetihleriyle gitti; geriye Anadolu ile Balkan kıyıları kaldı. Yani bin yıl yaşayan şey bir Akdeniz imparatorluğu değil, kendini hâlâ Romalı sayan bir devletti: halk kendine Rhomaioi, ülkesine Rhomanía diyordu. Bizans adını sonradan başkaları koydu; terimin yayılmasında 16. yüzyıl Alman hümanisti Hieronymus Wolf'un derlemesi belirleyici oldu.

Tartışma: fetihler imparatorluğu fazla mı gerdi?
Uzun süredir standart yorum şu: Batı seferleri hazineyi ve orduyu fazla gerdi, Balkanlar ile İran sınırı açıkta kaldı, kazanılan yer tutulamadı — bazı tarihçiler Justinianus'un kaynakları tehlikeli biçimde gerdiğini ve 6. yüzyılın değişmiş gerçeklerini hesaba katmadığını söylüyor. Peter Heather 2018'de Rome Resurgent'ta bunu tersine çevirdi: ona göre Justinianus'un devraldığı imparatorluk sanıldığından çok daha sağlıklıydı, Afrika fethi gerçekten gelir getirdi ve eyaletler elde kalsaydı seferler maliyeyi uzun vadede güçlendirebilirdi; 7. yüzyıldaki çöküşü de fetihlere değil, sınırların ötesindeki baskılara ve Justinianus'tan sonraki yöneticilerin politikalarına bağlıyor. Heather'ın kendi eleştirisi başka yerde: Justinianus meşruiyet çıtasını ardıllarının ulaşamayacağı kadar yükseğe koyarak siyasi olarak zehirli bir miras bıraktı. Tartışma açık; kesin olan, Doğu'nun bir daha Akdeniz'in tamamını denememesi.
HUKUK MİRASI

Roma hukuku bugün nerede yaşıyor?

Roma hukuku yürürlükte değil; iskeleti yürürlükte. On İki Levha'nın yazıya geçirdiği kurallar, praetor'ların düzelttiği usul ve Gaius ile Ulpianus'un yazdıkları MS 533'te Iustinianus'un Digesta'sında toplandı. O derleme Ortaçağ üniversitelerinde ders kitabı oldu, oradan İsviçre'ye geçti; Türkiye bu kolu 1926'da iktibas etti. Türk Medeni Kanunu'nun ilk kitabının kişilerle başlaması da o zincirin parçası.

On İki Levha kuralları yazıya geçirdi ama donduramadı. Roma'nın düzeltme mekanizması praetor'du. Geleneksel anlatı bu makamı MÖ 367'ye, Licinius–Sextius yasalarına bağlar; Livius'a göre amaç konsülleri yargı yükünden kurtarmaktı. Burada dürüst olmak gerekiyor: modern tarihçilerin çoğu bu açıklamayı olduğu gibi kabul etmiyor, MÖ 367 düzenlemesinin üç kişilik bir praetor kurulu yarattığını ve bunlardan ikisinin zamanla konsüle dönüştüğünü savunuyor. Tarih tartışmalı, mekanizma değil. Şehirde yargıyı yürüten praetor urbanus her yıl göreve başlarken hangi ilkelere göre dava kabul edeceğini bir bildiriyle (edictum) ilan ediyordu; yeni praetor maddelerin çoğunu selefinden devralır, yalnız gerekli gördüğü yeri değiştirirdi. Hukukçu Papinianus bu katmanı tek cümlede tanımlıyor: "Ius praetorium est, quod praetores introduxerunt adiuvandi vel supplendi vel corrigendi iuris civilis gratia propter utilitatem publicam" — "Praetor hukuku, praetor'ların kamu yararı için, yurttaşlar hukukuna yardım etmek, onu tamamlamak ya da düzeltmek amacıyla getirdiği hukuktur" (Digesta 1.1.7.1, inscriptio: Papinianus'un Tanımlar'ının 2. kitabı; çeviri bize ait). Aynı faslın hemen devamında Marcianus daha kısa söylüyor: "Nam et ipsum ius honorarium viva vox est iuris civilis" — "Çünkü praetor hukukunun kendisi, yurttaşlar hukukunun canlı sesidir" (D. 1.1.8, Marcianus'un Institutiones'inin 1. kitabı; çeviri bize ait). Bu esneklik MS 129 dolayında kapandı: Hadrianus, hukukçu Salvius Iulianus'a metni sabitletti; edictum perpetuum denen bu sabit metni artık yalnız imparator değiştirebiliyordu. O metnin kendisi elimizde yok; bugün okunan edictum bir yeniden kurgu ve ayrıntıları hâlâ tartışmalı.

İkinci katman hukukçulardı; ama yetkilerinin sınırını yanlış hatırlıyoruz. Pomponius'un anlatısına göre imparator adına görüş verme yetkisini (ius respondendi) kuran ilk kişi Augustus'tur — "primus divus Augustus… constituit, ut ex auctoritate eius responderent" (D. 1.2.2.49) — ve bilinen ilk izin, Tiberius'un Masurius Sabinus'a verdiği izindir (D. 1.2.2.48). Yalnız bu görüşler yargıcı bağlamıyordu; hukukçunun saygınlığını artırıyordu, o kadar. Bağlayıcılık üç yüzyıl sonra geldi: II. Theodosius ile III. Valentinianus'un 426'da çıkardığı ve Lex Citationis denen emirname beş hukukçunun — Papinianus, Ulpianus, Paulus, Gaius, Modestinus — görüşlerine kanun gücü verdi. Ayrılırlarsa çoğunluk geçerliydi, eşitlikte Papinianus; Papinianus da susmuşsa yargıç kendi kanaatiyle karar veriyordu. Küçük bir ironi: oyu belirleyici sayılan Papinianus, 212'de Caracalla'nın emriyle başı kesilerek öldürülmüş bir praetorluk valisiydi. Iustinianus 530'da çıkardığı Deo Auctore emirnamesiyle bir kurul topladı: Tribonianus'un başkanlığında on bir avukat, ikisi Constantinopolis'ten ikisi Beyrut'tan dört profesör ve bir memur — on altı kişi. Kurul üç yılda bitirdi; Digesta 533'te yayımlandı, 16 Aralık 533 tarihli Constitutio Tanta ile ilan edildi ve on beş gün sonra, 30 Aralık 533'te Institutiones ile birlikte yürürlüğe girdi. Sayıları Iustinianus kendi emirnamesinde veriyor: eskilerin yazdığı "yaklaşık iki bin kitap" ve "üç milyondan fazla satır", elli kitap içinde "yaklaşık yüz elli bin satıra" indirilmişti — 3.000.000'dan 150.000'e. Bunlar imparatorun kendi beyanı; tarayıcıların fiilen incelediği eser sayısı için literatürde 1.625 rakamı da veriliyor. Derlemenin ağırlık merkezi tek bir hukukçu: sayımlara göre Ulpianus'tan gelen parçalar bütünün üçte biriyle beşte ikisi arasında, yalnız onun Edictum Şerhi bile yaklaşık beşte bir. Üç ayrıntı işin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Birincisi, elli kitaplık derleme esas olarak tek bir el yazması üzerinden geldi: 6. yüzyıl sonu ya da 7. yüzyıl başına ait, Floransa'da korunan Littera Florentina. İkincisi, Gaius'un ders kitabının tam metni yüzyıllarca kayıptı — Digesta'daki parçalar, Vizigot Breviarium'undaki özet ve birkaç alıntı dışında elde yoktu; 1816'da Verona katedral kütüphanesinde, Hieronymus'un mektuplarının altından Niebuhr çıkardı. Üçüncüsü ad: "Corpus Iuris" adı Gothofredus'tan önce de kullanılıyordu, onun ilk yaptığı şey bu adı basılı bir baskının üzerine koymak oldu (Cenevre, 1583) — sonundaki "Civilis" ise eseri Corpus Iuris Canonici'den ayırmak için eklendi. Yani adı da Iustinianus koymadı, Ortaçağ ve matbaa koydu.

Derleme sonra uzun süre kütüphanede bekledi. 11. yüzyılın sonunda — kaynaklar 1084 ya da 1088 diyor — Irnerius Bologna'da yeniden bulunan Iustinianus derlemesini ders olarak okutmaya başladı ve glossator'lar okulunu kurdu; öğrencilerin metnin satır aralarına sığmayan notları kenara taştı, glossa böyle doğdu. 13. yüzyıldan itibaren Accursius'un Glossa ordinaria'sı standart okuma aparatı oldu. Ortaya çıkan ortak hukuk — ius commune — yerel örf ve statülerle yan yana yürüdü; hatta çoğu yerde yerel kural ortak hukuktan önce geliyordu. Kanunlaştırma çağı bu ortak zemini madde madde kanunlara çevirdi: Alman Medeni Kanunu 1896'da ilan edildi, 1 Ocak 1900'de yürürlüğe girdi; 10 Aralık 1907 tarihli İsviçre Medeni Kanunu ile 30 Mart 1911 tarihli İsviçre Borçlar Kanunu 1 Ocak 1912'de yürürlüğe girdi. Türkiye bu kolu 17 Şubat 1926'da kabul ettiği 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ile, 22 Nisan 1926'da kabul ettiği 818 sayılı Borçlar Kanunu ile aldı; ikisi de İsviçre'den iktibas edildi. Kanun 4 Nisan 1926'da Resmî Ceride'de yayımlandı, 4 Ekim 1926'da yürürlüğe girdi. Ama 1926 ilk iktibas değildi. Tanzimat'ta Fransa'nın ticaret, ceza ve usul kanunları Türkçeye çevrilip Osmanlı hukuk sisteminin parçası yapılmış, bir kısım alan ise "şeriata uygun kalınmak" kaygısıyla resepsiyon dışı bırakılmıştı: aile, miras ve kişiler hukuku eski kurallarla yürümeye devam etti, eşya ve borçlar hukukunda ise İslam hukuku çerçevesinde kalınarak kanunlaştırma yapıldı. 1926'nın yaptığı tam da o dışarıda bırakılan alanı değiştirmekti.

Bugünkü metinlere bakınca hem süreklilik hem kopuş görünüyor. Mülkiyette süreklilik var, hem de maddenin iki fıkrasında birden: Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesi maliki "hukuk düzeninin sınırları içinde" kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisiyle tanımlar, ikinci fıkrası da ona iki dava verir — malını haksız elinde bulundurana karşı istihkak davası ve her türlü haksız elatmanın önlenmesi davası. Bunlar Roma'nın rei vindicatio'su ve elatmayı önleyen davasının torunları; Roma hukuku mülkiyeti tanımlarla değil, tam da böyle davalarla çiziyordu. Sınır fikri de Roma'da vardı: Joshua Getzler'in özetiyle "Roma hukuku, İngiliz hukuku gibi, mülkiyetin sınırsız olduğunu kabul etmiyordu" — malik belli bir yükseklikte ya da sınıra belli bir mesafede inşaat yapmaktan alıkonabilir, komşusuna veya kamuya zarar veremezdi. Kazandırıcı zamanaşımında yapı aynı, süreler uzamış: bu makalenin VI. levha listesinde duran o iki süre — arazide iki yıl, taşınırda bir yıl — bugün tapuya yazılmış iyiniyetli zilyette on yıl (TMK m. 712), tapusuz taşınmazda yirmi yıl (m. 713), taşınırda beş yıl (m. 777) olmuş. Sözleşmede ise kopuş var. Roma'da çıplak anlaşma dava hakkı doğurmuyordu: "nuda pactio obligationem non parit, sed parit exceptionem" — "çıplak anlaşma borç doğurmaz, savunma doğurur" (D. 2.14.7.4, Ulpianus'un Edictum Şerhi'nin 4. kitabı; çeviri bize ait). Dava hakkı yalnız adı olan tiplere bağlıydı; aynı parçanın başında sayılıyorlar: alım satım, kira, ortaklık, ariyet, vedia (D. 2.14.7.1). Türk Borçlar Kanunu bunun tersini yazar: "Sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir" (m. 12) ve sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun açıklamalarıyla kurulur (m. 1). Yani sözleşme özgürlüğü Roma'dan gelmiyor; Roma'dan gelen, sözleşme tiplerinin adları ve iç mantığı — ve kanunun kendi ifadesiyle Borçlar Kanunu'nun Medeni Kanun'un beşinci kitabı sayılması (m. 646), yani Gaius'tan gelen o "kişiler–eşya" mimarisinin içinde durması.

En çok tartışılan iddia masumiyet karinesi; ve burada iki tarafı da göstermek gerekiyor. Roma'ya bağlayanların dayanağı zayıf değil. Birincisi ispat yükü kuralı: "Ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat" — "ispat yükü iddia edene düşer, inkâr edene değil" (D. 22.3.2, Paulus'un Edictum Şerhi'nin 69. kitabı; çeviri bize ait). İkincisi Ulpianus'un aktardığı, Traianus'un Adsidius Severus'a yazdığı emirname: "satius enim esse impunitum relinqui facinus nocentis quam innocentem damnari" — "suçlunun fiilinin cezasız kalması, masumun mahkûm edilmesinden yeğdir" (D. 48.19.5pr.; çeviri bize ait). Aynı parça, Traianus'un Iulius Fronto'ya yazdığı, kimsenin gıyapta mahkûm edilmemesi gereken ikinci bir emirnamesiyle açılıyor. İtiraz üç başlıkta. Birincisi bağlam: bu parça "De poenis", yani Cezalar faslında duruyor, genel bir karine kurmuyor; gıyapta ve yalnız şüpheyle mahkûmiyeti yasaklıyor, hemen devamında da mahkemeye inatla gelmeyenler için gıyapta para cezası, itibara dokunan cezalar ve sürgüne (relegatio) kadar ceza verilebileceğini söylüyor — yalnız madenlere gönderme ve ölüm cezası gıyapta verilemez. İspat yükü kuralının durduğu fasıl da bir ceza usulü faslı değil: "De probationibus et praesumptionibus", yani İspatlar ve Karineler. İkincisi aynı hukukçunun aynı eseri: Ulpianus'un Vali Görevi Üzerine adlı ceza hukuku el kitabının 7. kitabından bir kitap sonra, 8. kitapta işkenceyle sorgunun kuralları yazılıdır; üstelik işkencenin "res fragilis et periculosa et quae veritatem fallat", kırılgan, tehlikeli ve gerçeği yanıltan bir şey olduğunu Ulpianus'un kendisi kaydediyor — kimileri acıya o kadar dayanır ki gerçek hiçbir şekilde çıkarılamaz, kimileri de acıdan kurtulmak için ne olursa yalan söyler, hatta başkalarını suçlar (D. 48.18.1.23). Üçüncüsü tarih: Kenneth Pennington, sözün keskin biçimini ilk kuranın Romalı bir hukukçu değil, 1313'te ölen kanon hukukçusu Johannes Monachus olduğunu savunuyor — "quilibet presumitur innocens nisi probetur nocens", VIII. Bonifacius'un Rem non novam adlı decretal'i (1303) üzerine 1310 dolayında yazdığı glossa'da. Pennington'ın kendi vurgusu da şu: madde Magna Carta'da, 1689 İngiliz Haklar Bildirisi'nde, Bağımsızlık Bildirgesi'nde veya ABD Anayasası'nda yoktur; Bracton, Coke ve Blackstone'da da yoktur. Buna karşılık 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin 9. maddesinde, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 11. maddesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6/2. maddesinde ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin 14/2. maddesinde vardır. Bu makalenin IX. levha listesinde duran "suçu ispatlanmadan kimse öldürülemez" satırı ile bugünkü kural arasındaki mesafe de burada ölçülüyor. Bugün Türkiye'de kural anayasal: "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz" (Anayasa m. 38, dördüncü fıkra). Üstelik 15. madde aynı kuralı — orada biraz farklı sözcüklerle, "suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz" diye — savaş, seferberlik ve olağanüstü hâlde bile dokunulamayacak çekirdeğe koyuyor. Roma'da bir imparatorun mektubunda geçen, cezalar faslına düşülmüş bir öğüt; bugün olağanüstü hâlde bile kapatılamayan bir kural.

Tarihsel not: Roma'ya ait sanılan üçlü — ve Türkçeye 2001'de giren hâli
Mülkiyet anlatılırken sık geçen "ius utendi, fruendi, abutendi" — kullanma, yararlanma, tüketip elden çıkarma — klasik Roma hukukunun cümlesi değil. Joshua Getzler'in ifadesiyle bu formülü "sonraki civilian hukukçular" kurdu; sınırsız malikin soyut bir modeliydi ve "klasik hukukun parçası değildi". Üçlünün Türkçeye giriş tarihi de şaşırtıcı. Kaynak metin olan İsviçre Medeni Kanunu'nun 641. maddesinde tek fiil var: malik, hukuk düzeninin sınırları içinde şey üzerinde "nach seinem Belieben verfügen", yani dilediği gibi tasarruf edebilir. 1926 tarihli Türk Kanunu Medenisi de bunu tek fiille çevirmişti: "kanun dairesinde dilediği gibi tasarruf etmek" (m. 618). Üç yetki — kullanma, yararlanma, tasarrufta bulunma — Türk hukukuna 2001 tarihli Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesiyle, 1 Ocak 2002'de girdi. Yani TMK 683'teki üçlünün atası ne Roma ne de İsviçre metni: Roma'yı okuyan hukuk bilimi.
Quiz yükleniyor…

✏️ Düzeltmeler

Bu yazıda yayından sonra fark edilip düzeltilen hatalar. Yukarıdaki metin düzeltilmiş hâlidir.

  • Önemli İsimler'deki Augustus kartında onun imparatorluğu Senato'yu ele geçirerek kurduğu yazıyordu; Augustus MÖ 27'de olağanüstü yetkilerini resmen Senato'ya ve Roma halkına geri verdi, Senato da yetkiyi ona iade edip onu “Augustus” adıyla onurlandırdı.
  • Pantheon görselinin altyazısında kubbe için “2000 yıl sonra” yazıyordu; bugün ayakta duran kubbe Agrippa'nın yapısına değil, MS 125 dolayında Hadrianus döneminde tamamlanan yapıya aittir ve yaklaşık 1.900 yıllıktır.

Makale bu tarihte kaynaklarıyla yeniden denetlendi. Aşağıdakiler yayındaki metinde yanlış ya da yanıltıcı olan ifadelerdir; aynı geçişte başka ifadeler de kaynağına göre inceltildi.

  • Roma'nın kurulduğu Latium'un bir Etrüsk krallığının toprağı olduğu yazıyordu; Latium Latinlerin yurduydu, Etrüskler ise tek bir krallık değil, on iki bağımsız şehrin konfederasyonuydu.
  • Lucius Tarquinius Superbus, Roma Krallığı'nın “son imparatoru” olarak anılıyordu; Tarquinius Roma'nın yedinci ve son kralıydı.
  • Özet bölümünde imparatorluğun MÖ 27'de Augustus'un Senato'yu ele geçirmesiyle kurulduğu yazıyordu; Augustus o yıl olağanüstü yetkilerini resmen Senato'ya ve halka geri verdi, onlar da yetkiyi ve “Augustus” adını ona iade etti.
  • Senato'nun üye sayısını 100'den 300'e sonraki imparatorların çıkardığı yazıyordu; sayıyı krallar büyüttü: Sabinlerle birleşmeyle 200'e, Tarquinius Priscus'un eklediği yüz üyeyle 300'e çıktı.
  • I. Theodosius'un MS 395'te imparatorluğu iki oğlu arasında kalıcı olarak böldüğü yazıyordu; Theodosius o yıl öldü ve iki yaka, zaten ortak imparator olan oğulları Arcadius ile Honorius'a kaldı.
  • Pont du Gard görselinin altyazısında su kanalının metrede 1 santim alçaldığı yazıyordu; kanal 50 kilometrede toplam 17 metre, kilometrede ortalama 34 santim düşer.
  • Açılıştaki sayaç Roma yol ağını “5000+ km” olarak gösteriyordu; ağın tamamı 400.000 km'yi aşar, bunun 80.500 km'si taş döşelidir.
  • Augustus'un Caesar'ın üvey oğlu olduğu yazıyordu; Augustus Caesar'ın kız kardeşinin torunuydu, Caesar onu vasiyetinde evlat edinip ana mirasçı ilan etti.
  • Colosseum'un 6 yılda inşa edildiği yazıyordu; yapımına MS 72'de başlandı, MS 80'de açıldı: inşaat sekiz yıl sürdü.
  • Roma hukukunun modern Batı hukuk sistemlerinin temelini oluşturduğu yazıyordu; Roma hukuku kıta Avrupası'nın medeni hukuk geleneğinin temelidir, İngiliz common law'u bu devralmanın dışında kaldı.
  • 12 Levha Kanunu'nun MÖ 450'de başlanıp iki yılda tamamlandığı yazıyordu; on levha MÖ 451'de yazıldı, ertesi yıl iki levha daha eklendi.
  • II. Levha'da dava teminatının 500 ile 50 “ekstr” arasında değiştiği yazıyordu; birim Roma'nın bronz as sikkesidir ve teminat bir aralık değil, iki sabit tutardan biridir: 500 ya da 50 as.
  • Roma'nın MÖ 753 ile MS 476 arasındaki ömrü 1229 yıl olarak veriliyordu; sıfır yılı olmadığı için doğru süre 1228 yıldır.
  • I. Levha'da kefaletin patricii-pleb ayrımına göre düzenlendiği yazıyordu; yasanın ölçütü mülktür: mülk sahibi yurttaş (adsiduus) ile mülksüz yurttaş (proletarius).
  • III. Levha'da borçluya her gün en az bir ekmek verilmesi gerektiği ve borçlunun sonunda idam edildiği yazıyordu; yasa günde bir libre kaplıca buğdayı öngörür, sonunda borçlu ya ölüm cezasına çarptırılır ya da Tiber'in ötesine köle olarak satılır.
  • IV. Levha'da babanın oğlunu üç kez satmaya çalıştığı, alıcı çıkmazsa oğlun özgürleştiği yazıyordu; tersine, baba oğlunu üç kez gerçekten satarsa oğul babanın hâkimiyetinden çıkar.
  • Spartaküs'ün köle ve gladyatörleri “patricii baskısına karşı” örgütlediği yazıyordu; isyan Capua'daki bir gladyatör okulunda yaklaşık yetmiş kişinin ayaklanmasıyla başladı, peşine kaçak köleler ve yoksullar takıldı.
  • Senato'nun savaş zamanlarında kralı diktatör ilan edebildiği yazıyordu; krallık döneminde yönetimi kralın kendisi yürütürdü, Senato onun önüne getirdiği konuları görüşen bir danışma organıydı.
  • Miras bölümündeki Beton & Mimari kartında Pantheon’un kubbesinin “~2000 yıldır ayakta” olduğu yazıyordu; bugün ayakta duran kubbe Agrippa’nın değil Hadrianus dönemi yapısınındır ve yaklaşık 1.900 yıldır duruyor.

Bir hata mı gördün? info@basementonfire.com adresine yaz; doğrulanan düzeltmeler bu sayfada belirtilir. Düzeltme ilkesi

📚 Kaynakça

  1. 1SPQR: A History of Ancient RomeMary Beard · 2015 · Profile Books, Londra
  2. 2Twelve Tables (Oxford Classical Dictionary, dijital sürüm)Carlos Amunátegui Perelló · 2016 · Oxford Classical Dictionary, Oxford University Press (Oxford Research Encyclopedias)
  3. 3Romulus Augustulus, Roman emperor, 475-476 CE (Oxford Classical Dictionary, dijital sürüm)2015 · Oxford Classical Dictionary, Oxford University Press (Oxford Research Encyclopedias)
  4. 4Odoacer (Oxford Classical Dictionary, dijital sürüm)2016 · Oxford Classical Dictionary, Oxford University Press (Oxford Research Encyclopedias)
  5. 5The Cambridge Ancient History VII.2, böl. 1: The Sources for Early Roman HistoryR. M. Ogilvie · A. Drummond · 1990 · Cambridge University Press, 2. baskı, s. 1-29 · basılı ISBN 9780521234467, çevrimiçi 9781139054355
  6. 6The Cambridge Ancient History VII.2, böl. 4: Rome in the fifth century I — the social and economic framework (§I The Twelve Tables)A. Drummond · 1990 · Cambridge University Press, 2. baskı, s. 113-171 · basılı ISBN 9780521234467
  7. 7The Cambridge Ancient History VII.2, böl. 5: Rome in the fifth century II — the citizen communityA. Drummond · 1990 · Cambridge University Press, 2. baskı, s. 172-242 · basılı ISBN 9780521234467
  8. 8The Cambridge Ancient History IX, böl. 6: SullaRobin Seager · 1994 · Cambridge University Press, 2. baskı, s. 165-207 · basılı ISBN 9780521256032, çevrimiçi 9781139054379
  9. 9The Cambridge Ancient History IX, böl. 13: The Constitution and Public Criminal LawDuncan Cloud · 1994 · Cambridge University Press, 2. baskı, s. 491-530 · basılı ISBN 9780521256032
  10. 10The Cambridge Ancient History X, böl. 3: Augustus — power, authority, achievementJ. A. Crook · 1996 · Cambridge University Press, 2. baskı, s. 113-146 · basılı ISBN 9780521264303, çevrimiçi 9781139054386
  11. 11The Cambridge Ancient History XIII, böl. 4: The dynasty of TheodosiusR. C. Blockley · 1997 · Cambridge University Press, s. 111-137 · basılı ISBN 9780521302005, çevrimiçi 9781139054409
  12. 12The Cambridge Ancient History XIV, böl. 1: The western empire, 425-76Peter Heather · 2001 · Cambridge University Press, s. 1-32 · basılı ISBN 9780521325912, çevrimiçi 9781139054416
  13. 13Ab Urbe Condita (Roma Tarihi) 1.4 · 1.35 · 2.1 — kuruluş efsanesi ve senatonun sayısıTitus Livius · MÖ ~27–25 · Perseus Digital Library · çev. Rev. Canon Roberts, E. P. Dutton & Co., New York 1912
  14. 14Ab Urbe Condita 3.33–3.34 ve 3.57 — 12 Levha'nın kronolojisi ve tunca kazınıp asılmasıTitus Livius · MÖ ~27–25 · Perseus Digital Library · çev. Rev. Canon Roberts, 1912
  15. 15Ab Urbe Condita 9.29 — MÖ 312: Via Appia ve Aqua AppiaTitus Livius · MÖ ~27–25 · Perseus Digital Library · çev. Rev. Canon Roberts, 1912
  16. 16Tarihler (Historiai) 6.11–6.18 — konsüller, senato, halk ve tribunus vetosuPolybios · MÖ ~150 · LacusCurtius · çev. W. R. Paton, Loeb Classical Library cilt III, 1923
  17. 17De Legibus (Yasalar Üzerine) 3.9 — diktatörün altı aylık sınırıMarcus Tullius Cicero · MÖ ~51 · The Latin Library (Latince tam metin) · İngilizce Loeb: çev. Clinton Walker Keyes, LCL 213, 1928
  18. 18De Legibus 2.59 — X. Levha'nın (cenaze hukuku) birebir metniMarcus Tullius Cicero · MÖ ~51 · The Latin Library (Latince tam metin) · İngilizce Loeb: çev. C. W. Keyes, LCL 213, 1928
  19. 19De Re Publica (Devlet Üzerine) 2.62–63 — XI. Levha'nın evlilik yasağı ve lex Canuleia ile kaldırılışıMarcus Tullius Cicero · MÖ 54–51 · The Latin Library (Latince tam metin)
  20. 20Paralel Hayatlar — Romulus 12–13 (Varro'nun kuruluş tarihi; 100 senatör; "yaşlılar meclisi")Plutarkhos · MS ~110 · LacusCurtius · çev. Bernadotte Perrin, Loeb Classical Library cilt I, 1914
  21. 21Paralel Hayatlar — Sulla 9 ve 30–31 (Roma'nın üzerine yürüyüş; Forum'daki ölüm listeleri)Plutarkhos · MS ~110 · LacusCurtius · çev. Bernadotte Perrin, Loeb Classical Library
  22. 22Paralel Hayatlar — Caesar 32 (Rubicon: kuvvetin büyüklüğü ve tereddüt)Plutarkhos · MS ~110 · LacusCurtius · çev. Bernadotte Perrin, Loeb Classical Library cilt VII, 1919
  23. 23De Vita Caesarum — Divus Iulius 31–32 (gece yolculuğu ve "iacta alea est")Gaius Suetonius Tranquillus · MS ~121 · LacusCurtius · çev. J. C. Rolfe, Loeb Classical Library, 1913
  24. 24De Vita Caesarum — Divus Augustus 28.3 ("tuğla bulduğu şehri mermer olarak bıraktı")Gaius Suetonius Tranquillus · MS ~121 · LacusCurtius · çev. J. C. Rolfe, Loeb Classical Library, 1913
  25. 25Annales (Yıllıklar) 15.44 — MS 64 yangını ve Hristiyanların suçlanmasıPublius Cornelius Tacitus · MS ~117 · Perseus Digital Library · çev. A. J. Church & W. J. Brodribb, haz. Sara Bryant, Random House (1942 baskısı)
  26. 26Roma Tarihi 72.34–72.36 — Marcus Aurelius'un ölümü ve "altından demire" cümlesiCassius Dio · MS ~230 · LacusCurtius · çev. Earnest Cary, Loeb Classical Library, 1927
  27. 27Saturae (Yergiler) 10.77–81 — "panem et circenses"Decimus Iunius Iuvenalis · MS ~100–127 · The Latin Library (Latince tam metin) · İngilizce Loeb: çev. Susanna Morton Braund, LCL 91, 2004
  28. 28Roma Tarihi — İç Savaşlar 1.57 (Sulla'nın subayları onu bırakıp şehre kaçıyor)Appianos · MS ~160 · LacusCurtius · çev. Horace White, Loeb Classical Library
  29. 29Remains of Old Latin III: Lucilius. The Twelve Tables — XII Levha fragmanlarinin standart Latince-Ingilizce baskisiE. H. Warmington (ed. ve cev.) · 1938 · Harvard University Press · Loeb Classical Library 329 · ISBN 978-0-674-99363-1
  30. 30Roman Statutes, cilt II, no. 40: Lex XII tabularum — bugunun elestirel metin kurgusuM. H. Crawford (ed.) · 1996 · Institute of Classical Studies, Londra
  31. 31Ancient Roman Statutes (The Corpus of Roman Law, cilt II; gen. ed. Clyde Pharr) — XII Levha'nin levha levha Ingilizce cevirisi, s. 9-18Allan Chester Johnson, Paul R. Coleman-Norton, Frank Card Bourne · 1961 · University of Texas Press, Austin
  32. 32Ab Urbe Condita 3.33-34 ve 3.57 (decemviri, on levhanin onaylanmasi, iki levhanin eksik bulunmasi; "engraved in brass and publicly exhibited") · cev. Rev. Canon RobertsTitus Livius · MO ~25 · Perseus Digital Library
  33. 33Tarih Kutuphanesi 12.26 (iki levhanin eklenmesi; on iki tunc levhanin Senato binasi onundeki Rostra'ya iliştirilmesi) · cev. C. H. OldfatherDiodoros Sikeliotes · MO ~30 · LacusCurtius · Loeb Classical Library, cilt IV, 1946
  34. 34Noctes Atticae 20.1 (§12 hakaret icin 25 as; §14 "si membrum rupit, ni cum e pacto, talio esto"; §45 borclunun baglanmasi, on bes libre zincir, gunluk libre tahil, "Si volet, suo vivito"; §47 idam ya da Tiber otesine satilma; §49 "Tertiis nundinis partis secanto")Aulus Gellius · MS ~180 · The Latin Library (Latince metin) · Ing. cev. J. C. Rolfe, Loeb Classical Library, 1927
  35. 35De Legibus 2.58-60 (cenaze maddeleri) ve 3.19, 3.44 ("Privilegia ne inroganto", "De capite civis nisi per maximum comitiatum", sakat dogan cocuk)Marcus Tullius Cicero · MO ~51 · The Latin Library (Latince)
  36. 36Annales 6.16: "nam primo duodecim tabulis sanctum ne quis unciario faenore amplius exerceret"Publius Cornelius Tacitus · MS ~117 · The Latin Library (Latince metin)
  37. 37Institutiones 1.144-145 (kadinlarin "animi levitas" gerekcesiyle omur boyu vesayeti; Vesta bakirelerinin istisnasi)Gaius · MS ~160 · Latince metin: Seckel-Kuebler
  38. 38Digesta Iustiniani 1.2.2.3-4 (Pomponius, Enchiridion): "...sequenti anno alias duas ad easdem tabulas adiecerunt: et ita ex accedenti appellatae sunt leges duodecim tabularum"Iustinianus / Sextus Pomponius · MS 533 · Latince: Mommsen-Krueger, Roman Law Library (Grenoble-Alpes)
  39. 39The Beginnings of Rome: Italy and Rome from the Bronze Age to the Punic Wars (c. 1000-264 BC) — decemvirlik, "siniflar mucadelesi" ve V. yuzyil geleneginin guvenilirligiT. J. Cornell · 1995 · Routledge · The Routledge History of the Ancient World · xx+507 s. · ISBN 978-0-415-01596-7
  40. 40Roman Law in European History — XII Levha'dan Corpus Iuris Civilis'e, oradan Avrupa hukukunaPeter Stein · 1999 · Cambridge University Press
  41. 41The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (6 cilt)Edward Gibbon · 1776–1788 · William Strahan & Thomas Cadell, Londra
  42. 42The World of Late Antiquity, AD 150–750Peter Brown · 1971 · Thames & Hudson, Londra (ilk baskı 1971; World of Art yeni baskısı 2024, 240 s., ISBN 978-0-500-29748-3)
  43. 43The Fall of Rome and the End of CivilizationBryan Ward-Perkins · 2005 · Oxford University Press, Oxford (ciltsiz 2006, 256 s., ISBN 978-0-19-280728-1)
  44. 44The Fall of the Roman Empire: A New History of Rome and the BarbariansPeter Heather · 2005 · Macmillan, Londra, xvi+576 s., ISBN 978-0-333-98914-2
  45. 45Barbarian Migrations and the Roman West, 376–568Guy Halsall · 2007 · Cambridge University Press (Cambridge Medieval Textbooks), 614 s., ISBN 978-0-521-43491-1, DOI 10.1017/CBO9780
  46. 46Framing the Early Middle Ages: Europe and the Mediterranean, 400–800Chris Wickham · 2005 · Oxford University Press, Oxford, 1.024 s., ISBN 978-0-19-926449-0 (ciltsiz 978-0-19-921296-5), DOI 10.1093/acp
  47. 47The Inheritance of Rome: A History of Europe from 400 to 1000Chris Wickham · 2009 · Allen Lane / Penguin (The Penguin History of Europe, 2. cilt), ciltsiz 2010, 688 s., ISBN 978-0-14-029014-1
  48. 48The Fate of Rome: Climate, Disease, and the End of an EmpireKyle Harper · 2017 · Princeton University Press (The Princeton History of the Ancient World), 440 s., ISBN 978-0-691-16683-4
  49. 49Rome's Final Conquest: The BarbariansWalter Goffart · 2008 · History Compass, cilt 6, sayı 3, s. 855–883, Wiley, DOI 10.1111/j.1478-0542.2008.00523.x
  50. 50A History of the Byzantine State and SocietyWarren Treadgold · 1997 · Stanford University Press, xxiii+1.019 s., ISBN 978-0-8047-2630-6
  51. 51Romanland: Ethnicity and Empire in ByzantiumAnthony Kaldellis · 2019 · The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge MA, xvi+373 s., ISBN 978-0-674-98651-0
  52. 52Bizans Devleti TarihiGeorg Ostrogorsky (çev. Fikret Işıltan) · 2011 · Türk Tarih Kurumu, Ankara, 7. tıpkıbasım, xxxv+582 s., ISBN 978-975-16-0348-7
  53. 53The Complete Roman ArmyAdrian K. Goldsworthy · 2003 · Thames & Hudson, Londra · ISBN 978-0-500-05124-5 (ciltsiz: 978-0-500-28899-3)
  54. 54L'armée imaginaire : les soldats prolétaires dans les légions romaines au dernier siècle de la RépubliqueFrançois Cadiou · 2018 · Les Belles Lettres, Paris · 488 s. · ISBN 978-2-251-44765-0
  55. 55Roman Roads: New Evidence – New PerspectivesAnne Kolb (ed.) · 2019 · De Gruyter, Berlin/Boston · vi + 434 s. · ISBN 978-3-11-061869-3 · DOI 10.1515/9783110638332
  56. 56Itiner-e: A high-resolution dataset of roads of the Roman EmpirePau de Soto, Adam Pažout, Tom Brughmans v.d. · 2025 · Scientific Data 12, madde 1731 · DOI 10.1038/s41597-025-06140-z (acik erisim)
  57. 57Via Appia. Regina Viarum — Dünya Mirası kaydı (no. 1708)UNESCO Dünya Mirası Komitesi, 46. oturum (Yeni Delhi) · 2024 · UNESCO Dünya Mirası Merkezi — resmî kayıt metni
  58. 58De Aquaeductu Urbis Romae (Roma Şehrinin Su Yolları) — Roma'ya su veren dokuz kemerin adı, uzunluğu ve debisiSextus Iulius Frontinus; eleştirel basım ve şerh: R. H. Rodgers · MS 97 · basım 2004 · Cambridge University Press (Cambridge Classical Texts and Commentaries 42)
  59. 59Roman Aqueducts and Water SupplyA. Trevor Hodge · 2002 (2. baskı) · Duckworth Archaeology / Bristol Classical Press, Londra · 512 s. · ISBN 978-0-7156-3171-3
  60. 60L'aqueduc de Nîmes et le Pont du Gard : archéologie, géosystème et histoireGuilhem Fabre, Jean-Luc Fiches & Jean-Louis Paillet (dir.) · 2000 (2. gözden geçirilmiş ve genişletilmiş baskı) · CNRS Éditions, Paris (CRA monographies) · 483 s. · ISBN 978-2-271-05731-0
  61. 61Concrete Vaulted Construction in Imperial Rome: Innovations in ContextLynne C. Lancaster · 2005 · Cambridge University Press
  62. 62The Pantheon: From Antiquity to the PresentTod A. Marder & Mark Wilson Jones (ed.) · 2015 · Cambridge University Press · xix + 471 s., 24 renkli levha, 165 şekil · ISBN 978-0-521-80932-0
  63. 63Hot mixing: Mechanistic insights into the durability of ancient Roman concreteLinda M. Seymour, Janille Maragh, Paolo Sabatini, Michel Di Tommaso, James C. Weaver & Admir Masic · 2023 · Science Advances 9(1), eadd1602 · DOI 10.1126/sciadv.add1602 (açık erişim)
  64. 64The ColosseumKeith Hopkins & Mary Beard · 2005 · Profile Books, Londra (Wonders of the World)

🔎 İlgili Konular

🎲 Rastgele bir konu keşfet